Başlıksız Belge
Anasayfa Yazılar Videolar Resimler İletişim Üye Ol

 
bilginin adresi
MENU  
  ANA SAYFA
  TARİH
  OSMANLI TARİHİ
  OSMANLI HANEDANLIĞI
  PROGRAMLAR
  -DİNİ VİDEOLAR-
  sitemap
  .
  Mümin Nasıl Olur?-TB
  Allah'a İtaat Eden Şerefli Müslümanlarız-TB
  Cennet ve Cennetlikler-TB
  Sahabe Hayatı
  Peygamber Efendimiz-TB
  Manevi Nimetler-TB
  99 Oğlum Olsa KUR'AN-I KERİM Okuturum-TB
  Hayırlı İnsan Kime Denir?
  Kıyamet Günü Nimetlerden Sorgu-TB
ANA SAYFA
DİNİ MESELELER
DİNİ VİDEOLAR
RESİM GALERİSİ
FORUM
İLETİŞİM

İslam ve Demokrasi
İSLÂM VE

 

DEMOKRASİ

 

 

 
Mehmet A. Pınarlı
 
 
 
Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmak önemlidir ve bunun aksi tutumun İslamî terminolojideki karşılığı münafıklıktır. Gerçekte demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi savunmak da, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramını akla getirmektedir. Bugünün “ulusalcı laikler”inin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu zaman gösterdi. Aslına bakılırsa onların cumhuriyetçi oldukları bile şüphelidir. Buna karşılık, bir müslümanın, yani İslam’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın da, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla benimsemesi gerçekte mümkün değildir.

 

Böyle olmakla birlikte, çoğunluğun tercihlerinin yasalaştığı bir düzenin, yani demokratik bir sistemin, müslümanların ekseriyeti teşkil ettikleri bir toplumda, müslümanlar için faydalı sonuçlar üreteceği izahtan varestedir. Buna karşılık, müslümanların azınlıkta bulundukları bir toplumda da, demokratik süreçler onlar aleyhine işleyecektir. Sadece bu bile, bir müslümanın neden demokrat olamayacağını gösterir. Fakat bu, sadece müslümanlar için değil, her dünya görüşü mensubu için geçerlidir.

İslam’ın, halkın seçimi ve tercihine bırakılamayacak ‘doğru’ları vardır ve bu nedenle demokrasi ile İslam son tahlilde bağdaşmaz. Buna karşılık, bu gerçeği açıkça ifade etmeyen, antidemokratik bir tutumu demokrasi gibi kabul ettirmeye çalışan rejimler, bir yandan anayasalarına “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler yerleştirir, sonra da halktan, kendi kendilerini yönettiklerine inanmalarını isterler. Böyle, kanatları, gagası, ayakları kesilmiş bir leyleği ‘İşte şimdi kuş oldu’ diye takdim edenler, ‘değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ ilkelerinin baştan benimsenmesi durumunda İslam’ın da has halis bir demokrasi olabileceğini kabul etmeleri kaçınılmazdır, ama buna rağmen, bir müslümanın gönlü ikiyüzlülük olarak da yorumlanabilecek böyle bir tutumu savunmayı kabul edemez. Evet, İslam, bir demokrasi değildir.

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve bu nedenle modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez. Bunu tarihî örnekler ispatlamaktadır. Hz. Ali’nin Haricîler’e gönderdiği mesaj bunlardan biridir: “İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” (1)

İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” [Bakara, 2/256]) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması yani kendi haklarını koruma amacının ötesine geçemez. (Buna karşılık “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen pek çıkmaz.) İnanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır. Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez. Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için ‘iç tehdit’, ‘öncelikli düşman’ vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçık savaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir. İslamî bir devlette, inanmayanlara ikide bir gözdağı verilmez, “başlarının ezilmesinden” bahsedilmez. Aynı şekilde, inançlarına hakaret de edilmez. Kendi inançlarını savunmalarına da müsaade edilir. İslam’ın sağladığı hürriyet ortamını “istismar ettikleri” öne sürülmez.

Osmanlı’da böyleydi, fakat bu özgürlük ortamı Osmanlı dönemiyle sınırlı da değildi. Prof. Dr. Cerrahoğlu şunları yazmaktadır: “... Müslümanlar, Suriye’deki Hristiyanları İslam’a davet etmişler ve dinlerinin hak olduğunu onlara ispat etmeğe çalışmışlardır. Din salikleri arasında, bu gibi münakaşalar Şam’da sık sık vuku buluyordu. Abdülmelik’in [Emevi halifesi] sarayında mevki sahibi olan Yahya ed-Dımaşki, müslümanlara karşı Hristiyanlığı müdafaa etmek için bir kitap yazdı. Bu kitap sualli cevaplı idi. Bir müslüman sana şöyle sorarsa, ona şöyle cevap ver ve sen de ona şu suali sor, diyordu. Bu Hristiyanlar ve diğer din salikleri, İslam’da geniş bir anlayış içinde, din ve vicdan hürriyetine sahiptiler....” (2) Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir ‘bağış’ değil, onların Allah tarafından verilmiş ‘doğal hakları’ olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar. İslam’a, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözü/yemini) söylemeleri gerekir. Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine bağlı olduğuna” dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir. Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler mevcuttur. Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, Cuma namazı gibi ‘toplu ibadet’lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların “namus sözüne” çok fazla itibar edilmez. ‘Rejim’in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir. Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık açıklamasında bulunmak gerekebilir. Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür. Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin ‘devlet’e bağlılığı tartışma konusu yapılır. ‘İnsan ürünü’ olan devlet, adeta ‘tanrı’ haline getirilir. O nedenle, böylesi rejimlerin ‘tanıklık sözü ya da yeminleri’ni söylemeyenlerin birtakım önemli görevlere başlamaları mümkün değildir. Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.

Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini açıkça ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz, çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi ‘adalet’le bağdaşmaz. Mesela mahkemelerde şahitlik yapacak insanlarda belirli şartlar aranır, herkes şahitlik yapamaz; yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş bir kişinin şahitliği makbul değildir. Seçmen olmak da en az şahitlik kadar ciddi bir iştir. Burada ilke ‘eşitlik’ değil ‘adalet’tir. Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, bu durumda adaletin önceliği bulunduğunu açıklamaktadırlar. Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler: “... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...” (3)

Salt bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi aynı kefeye koyar. Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır. O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılık olarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir. Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’dan yaptığımız alıntının ortaya koyduğu gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek, eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.

Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez. Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez. Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur: “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (4) “Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (5) (Çünkü davarlar, ‘akıl’ sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)

M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar: Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır. Böylece demokrasi kavramı, ırkçılığa özgü ayrımcılığı da yanı başında taşır. İslam yönetiminin temeli olan ‘ümmet’ ise, hiçbir zaman kan, ırk, dil ve toprak birliğinin bütünleştirdiği, oluşturduğu bir kavram değildir.

İkincisi, Batı demokrasilerinde halkın sınırsız bir yetkisi vardır. Halk veya seçtiği meclis yasaları koyar ve kaldırır. Bu, farklı düşünen bireylere karşı bir haksızlık, insanın insan üzerinde tahakküm kurmasıdır. Ahlak kurallarına ve insanın yapısına aykırı da düşse, söz konusu yasalara uyulması gerekir, zorunludur. Oysa, İslam’da ümmetin yetkisi böylesine salt bir sınırsızlık, bir başına buyrukluk göstermez. Tersine, bu yetki, dinin yasalarıyla, Allah’ın göndermiş bulunduğu ölçütlerle sınırlıdır. (6) İnsanlar arasında eşitlik vardır, üstün olan ancak Allahü Teala’dır ve bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir.

Öte yandan, birçok ülkede sahte demokratlık diyebileceğimiz bir olgunun ya da “demokrasi münafıklığı”nın ortaya çıktığı gözardı edilemez. Bu hususu şöyle açabiliriz: İslam, İslamî ilkelerin uygulanmasını İslam düşmanlarından değil, bizzat inananlardan ister. Mesela Selahaddin-i Eyyubî Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyan halka karşı katliam ve zulüm uygulamadı. Oysa şöyle diyebilirdi: “Onlar bizim yerimizde olsalar yaparlardı, o halde biz de yapmalıyız.” Bu bir vehim olarak nitelendirilemezdi, çünkü geçmişte Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmişlerdi. Fakat Selahaddin-i Eyyubî, İslamî ilkelere uymakla sorumlu olarak muhataplarını değil, kendisini görüyordu. Bugünün sahte demokratları ise, birilerinin demokratik yoldan gelip demokrasiyi rafa kaldıracağı iddiasıyla bizzat kendileri demokrasiyi yok edebiliyorlar. Yani demokratlığı muhataplarından bekliyorlar, kendilerini ise bununla kayıtlı kabul etmiyorlar. Bu olguya ‘demokrasi münafıklığı’ demek yerinde olabilir. Ve bu olgu, eskiden sadece demokrasisi gelişmemiş ülkelere özgü bir durumdu, bugünse ABD’nin dış politikasının temeli haline gelmiş bulunuyor.

İslam, insanları zorla iman etmeye zorlamıyor; ama demokrasi münafıkları, başkalarını zorla demokrat yapma hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Üstelik, kendilerini demokratik ilkelere bağlı kalmak zorunda hissetmeden.

 

Notlar:

1. Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.

2. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1983, s. 259.

3. Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.

4. En’âm, 6/16.

5. Furkân, 25/44-46.

6. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, ss. 482-485.

NETYAZİ  
   
Başlıklar  
 

- Opera 11

beklenenden daha iyi

- Microsoft Security Essantials

Nihayet Microsoft, Antivirüs programını yaptı

- İşte Google EARTH 6.0 (uydu görüntüsü)

3boyutun keyfini çıkartın

- Sizden Gelenler

- Yaz Gönder

- Sorularınız

 
DUYURULAR
 
 
“sitemiz yapım aşamasındadır. Çok yakında Tarihi konularımız yeterli seviyeye ulaşacaktır
sitemize yeni eklenenler
Tasavvufu Öğrenmek İsteyenler Sitemizi Araştırsınlar
Demokrasinin, Laikliğin ve Milliyetçiliğin Çıkmazları
Hasırcızade Tarihi(yakında tamamlanacaktır)


Dini Videolar(M.Zahid Kotku ve Khalid Yasin)
Dini Meseleler
CanlıTV
ss
 
Haberler  
   
Bugün 1 ziyaretçi (2 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol