Başlıksız Belge
Anasayfa Yazılar Videolar Resimler İletişim Üye Ol

 
bilginin adresi
MENU  
  ANA SAYFA
  TARİH
  OSMANLI TARİHİ
  OSMANLI HANEDANLIĞI
  PROGRAMLAR
  -DİNİ VİDEOLAR-
  sitemap
  .
  Mümin Nasıl Olur?-TB
  Allah'a İtaat Eden Şerefli Müslümanlarız-TB
  Cennet ve Cennetlikler-TB
  Sahabe Hayatı
  Peygamber Efendimiz-TB
  Manevi Nimetler-TB
  99 Oğlum Olsa KUR'AN-I KERİM Okuturum-TB
  Hayırlı İnsan Kime Denir?
  Kıyamet Günü Nimetlerden Sorgu-TB
ANA SAYFA
DİNİ MESELELER
DİNİ VİDEOLAR
RESİM GALERİSİ
FORUM
İLETİŞİM

Eğitimin Dili

EĞİTİMİN DİLİ

 


E. Sadettin Doruklu

 

 

“Öldürülenler insan değil mi?! İnsan hakları sadece teröristler için mi?!” Bu tür itirazları, PKK terörünün yoğun biçimde yaşandığı günlerde sıkça işitiyorduk. Dünyanın her yerinde, kurulu düzene muhalif olanlar, eylemlerini meşrulaştırmak için genellikle insan hak ve özgürlüklerinin ardına sığınırlar.

Bu istismar ve samimiyetsizlik olgusu, insan hak ve hürriyetleri söyleminin etkisini azaltan nedenlerin başında geliyor. Bu noktada hatırlanması gereken, hürriyetlerin bir sınırının bulunuyor oluşudur. Ahlâk teorisi, insan haklarını üç temel ilke ile sınırlandırır. Birincisi, insanlar hak ve hürriyetlerini başkalarınınkileri “çiğnemeyecek” şekilde kullanmak durumundadır. İkincisi, hak ve hürriyetler “fayda” sağlamalı, en azından başkalarına “zarar” vermemelidir. Üçüncüsü, hak ve hürriyetler karşılıklı olarak kullanılırken “adalet” ilkesi gözetilmelidir. Bu çerçeveden bakıldığında PKK hareketinin insan hak ve hürriyetleriyle hiçbir alâkası olmadığı görülür.

İnsan hak ve özgürlükleri söyleminin tesirini azaltan ikinci etken ise, uluslararası alanda zayıf ülkelere müdahale için bir araç olarak kullanılıyor oluşudur. Chomsky bunu açık biçimde dile getirir: “İnsan hakları masalı, düşman bilinen bir hükümetin altını oymak için veya yönetime karşı duyulan güven ve saygıyı artırmak için işe yarar bir enstrümandır.” (1) Baudrillard da, Der Spiegel dergisinin 15 Ocak tarihli sayısında şöyle diyordu: “Batı politikasının bugün insan haklarını, ‘farklı olan’a karşı bir silah gibi kullanması bir paradoks değil mi sizce? ‘Ya bizim değerlerimizi paylaşırsınız ya da...’ hesabı”.

Mesela Kürtçe eğitim talebinin etkisini azaltan neden, bunun Batılılar tarafından Türkiye’ye müdahale için bir araç ya da silah olarak kullanılıyor oluşudur. Böylece, moral teori açısından makul görünen bir talep, samimiyetsizlik ve istismar şaibesi altında kalıyor. İstismar olgusunu Batılılar’ın çifte standartları da ispatlamaktadır. Chomsky bunu şöyle dile getirir: “Aydın Avrupa; zulmü, vahşeti, barbarlığı; hedefinin iyi seçilmiş olması ve nişan tahtasının ortasında kendine düşman bildiklerinin bulunması durumunda akıl almaz bir hoşgörü ile karşılamaktadır.” (2)

Avrupa, bir yandan milliyetçiliği aşarak daha büyük bir birlik oluşturmaya çalışıyor, öte yandan da, Kürtler gibi topluluklara milliyetçilik ihraç ediyor.

Buna karşılık, Türkiye’yi yönetenlerin açmazı şurada: Kürt milliyetçiliğine set çekmeye çalışırken hareket noktaları ‘devlet milliyetçiliği’. Bu, soruna ahlâkî bir boyut ekliyor. Çünkü Konfüçyüs’ten Batılı filozoflara kadar herkesin üzerinde ittifak ettiği temel ahlâkî ilke, insanın kendisi için istediğini başkası için de istemesi, kendisi için istemediğini başkası için de istememesidir. Benim milliyetçiliğim iyi, başkasınınki kötü olamaz.

Millet bir “olgu”dur, “değer” değil; diller de öyledir, olgudur, değer değil. Arapça, Kur’an’ın dilidir; ama bu dili konuşuyor olmak Ebu Cehil ile Ebu Leheb’e hiçbir şey kazandırmadı. Milliyetçilik, millet olgusunu değere dönüştürme çabasıdır, ama mahiyeti itibariyle hiçbir zaman evrensel bir değer haline gelemez. Adalet evrensel bir değerdir; adil olan kişi bir Ermeni de olsa, saygı duyarız. Ermeniler’in bugün sorunu, Türk-Ermeni olayları konusunda adil bir tavır sergileyememeleridir. Buna karşılık, milliyetçi olduğu için bir Ermeni’ye saygı duymamız beklenemez. O halde, onun da bizim milliyetçiliğimize saygı duymasını isteme hakkımız olamaz. 

İnsanlar ancak, kendi çabalarıyla kazandıkları şeylerle gerçek bir değer kazanabilirler. Hiç kimse çaba sarf ederek Türk veya Kürt doğmaz. Fakat ancak bir çaba sarf ederek adil, bilgili ve ahlâklı hale gelebilir. İşte ancak böylesi nitelikler insana bir değer kazandırır.

Martin Buber, her milliyetçiliğin büyük bir umutla başladığını ve sonunda kutsallaştırılmış bir bencillik haline geldiğini söyler. (3) Kollektif bencillik ferdî bencillikten daha az kötü değildir. Kitlesel enaniyet ve kibir, ferdî enaniyet ve kibirden daha büyük bir değer taşımaz.

Hayatta ekme-biçme yasası vardır. Milliyetçilik ekerseniz, milliyetçilik biçersiniz. Ne yazık ki bugün Kürt milliyetçileri, kendi tutumlarını, Türkiye’yi yönetmiş insanların yürüttüğü milliyetçi politikalarla meşrulaştırıyorlar.

Milliyetçilik ancak “sıla-i rahim” anlamında düşünüldüğünde olumlu bir anlam taşır. Burada ölçü şudur: Kimse mensubu bulunduğu milletin iyiliğini düşündüğü için kınanamaz, hatta bu övgüye değer bir tutumdur; ama bu, yanlışta ve haksızlıkta da kendi kavmini savunma biçimini almamalıdır.

Gerçekte milliyetçilik sadece uluslararası aktörler için önem taşıyan bir araçtır, gündelik hayatta karşılığı yoktur. Hiç kimse, günlük yaşamda bir soyguncuya, bir hortumcuya, bir ırz düşmanına, bir kapkaççıya, bir hırsıza, bir rüşvetçiye salt kendi milletinden olduğu için değer vermez. Acı çeken masum bir insanı gördüğümüzde de, onun milliyeti aklımıza bile gelmez, acımamız için “insan” olması yeterlidir. Milliyetçiliğin gündelik yaşamda karşılığı olsaydı, milliyetçi olduğunu söyleyen her insanın öncelikle anne ve babasına, kendisinin o milletten olmasına vesile olmalarından dolayı büyük bir saygı duyuyor olması gerekirdi. Oysa insanlar ancak ya insanî gerekçelerle ya da inançları nedeniyle anne ve babalarına hürmet ederler. Gündelik hayatta millet yoktur, fertler vardır. Fertlerin de milliyetlerine değil, ahlâk ve karakterlerine bakılır. Kapkaççı bir Türk genci, hiç kimse tarafından “dünyaya bedel” kabul edilmez.

Milliyetçilik bir ahlâk sistemi veya değerler bütünü değildir, Guibernau’nun işaret ettiği gibi bir ideolojidir. (4)

Milliyetçilik fert veya toplum değil, devlet sorunudur. Bu anlamda milliyetçilikle millet arasında genellikle bir kopma vardır. Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin palazlandırılması çabalarından büyük zarar gördü. Türkiye’deki Kürtler’in bir devlete ihtiyacı yok, zaten bir devletin vatandaşı durumundalar. Ama bir Kürdistan kurulması arzusu içinde olanların Kürt milliyetçiliğine ihtiyacı var. Her milliyetçilik, bir devlet kurma amacına matuftur, milliyetçiliğin uluslararası alanda veya gündelik yaşamda bunun dışında bir işlevi yoktur. Wallerstein şöyle der: “... modern dünyanın tarihine sistematik bir bakış, bu konudaki yaygın mitin tersine, devletin hemen hemen her örnekte ulustan sonra değil, önce geldiğini gösterir.” (5)

Devlet, kendini din ile ya da komünizmle meşrulaştırmıyorsa, milliyetçiliğe dayanacaktır. Milliyetçilik konusunda yaptığı çalışmalarla ün kazanan Kohn’a göre, bir yandan milliyetçilik ulus-devlete ihtiyaç duyarken, diğer yandan da ulus-devletin oluşturulması milliyetçiliği güçlendirir. Devamlı bir karşılıklı bağımlılık ve etkileşim görülür. (6)

Güneydoğulular’a Kürtçe eğitim aklını Batılılar’ın verdiği doğrudur. Hayes’in şu ifadesi bunun nedenini açıklar: “Ancak yoğun ve kapsamlı bir eğitim süreci sayesindedir ki, mahalli bir insan grubu bütüncül milliyetlerinden tam anlamıyla haberdar olacak ve en yüksek sadakatini ona duyacaktır.” (7)

Wallerstein, milliyetçiliğin dinin yerini aldığını savunur: “Çağdaş dünyada ırk, tek uluslararası statü grubu kategorisidir. En azından MS. 8. yüzyıldan beri bu rolü oynayan dinin yerini almıştır.” (8)

Hayes’e göre de, çağımızda milliyetçilik bir din halini almıştır: “Kitleler, Hristiyanlığın tarihi inanç ve uygulamasından soğudukça, onun yerine, entellektüeller tarafından kendilerine sunulan, en gözdeleri de komünizm ve milliyetçilik olan diğer cazip ikamelere meyletti.” (9) “İnsanoğlunun din duygusu ... çağdaş kömünizmde ve özellikle de modern milliyetçilikte tezahür etmektedir.” (10)

Hayes, milliyetçiliğin dinlerde olduğu gibi kendi ayin ve ritüellerini geliştirdiğini belirtir. Marşlar, milliyetçiliğin ilahileridir. Mitinglerde yüksek sesle tekrarlanan sloganlar da milliyetçilik dininin sesli dua ve zikirlerini oluşturur. Ulusal bayramlar, dinî bayramların alternatifi olma işlevini üstlenmiştir. Millî kahramanlar, milliyetçiliğin peygamberleri ve velileri/azizleri olarak arz-ı endam ederler. Okullarda ve resmî kurumlarda sürekli tekrarlanan ulusal antlar dinlerdeki ayinlerin seküler biçimidir. Ulusal kahramanların mezarları da dinlerdeki kutsal ziyaret yerlerinin bir benzeri durumundadır...

Aslına bakılırsa, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü de, dinlere özgü bir anlayışı yansıtmaktadır. Çünkü, “Ne mutlu Türk olana!” denilmiyor. Eğer bir Yahudi, Ermeni ya da Rum “Türk’üm” demekle Türk olabiliyorsa, Türk olmak, müslüman olmak gibi bir dinî işlem haline gelmiş olur. “Kendini Türk hisseden herkes Türk’tür” şeklindeki görüş de aynı anlayışı yansıtır.

Milliyetçilik ulus-devletlerin (millî devlet) hem varlık gerekçesi, hem de en zayıf tarafıdır. Bir yandan devletin üniterliği adına milliyetçi politikalar benimsenirken, öbür yandan aynı milliyetçilik karşı-milliyetçiliklerin meşruiyet kaynağı haline gelmektedir.. Birlik ve beraberlik için ben kendi milliyetçiliğimden vazgeçemezken, başkasından bunu nasıl bekleyebilirim?!.. Birlik ve beraberlik milliyetçilikten daha üstün bir amaçsa, neden önce milliyetçilikten ben kendim vazgeçmiyorum?! Bu, ulus-devletlerin temel çelişkisidir ve milliyetçilik bu sorunun çözümü için hiçbir imkan sunmamaktadır.

 

Notlar:

1. Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü, çev. Cevdet Cerit, Pınar Yayınları, İstanbul 1997, s. 49.

2. A.g.e., s. 36.

3. Bkz. Roger Garaudy, İsrail: Mitler ve Terör, çev. Cemal Aydın, 2. b., İstanbul: Pınar Yayınları, 1996, s. 21.

4. Montserrat Guibernau, Milliyetçilikler-20. Yüzyılda Ulusal Devlet ve Milliyetçilikler, çev. Neşe Nur Domaniç, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1997, s. 112.

5. Immanuel Wallerstein, “Halklığın İnşası: Irkçılık, Milliyetçilik ve Etniklik”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Metis Yayınları, 2. b., 1995, s. 103.

6. Hans Kohn, The Idea of Nationalism, Toronto: Collier Books, 1969, s. 19.

7. Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, çev. Murat Çiftkaya, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 25.

8. Immanuel Wallerstein, “Bağımsızlık Sonrası Siyah Afrika’da Toplumsal Çatışma: Yeniden Değerlendirilen Irk ve Statü Grubu Kavramları”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, s. 252.

9. A.g.e., s. 32.

        10. A.g.e., s. 36.
NETYAZİ  
   
Başlıklar  
 

- Opera 11

beklenenden daha iyi

- Microsoft Security Essantials

Nihayet Microsoft, Antivirüs programını yaptı

- İşte Google EARTH 6.0 (uydu görüntüsü)

3boyutun keyfini çıkartın

- Sizden Gelenler

- Yaz Gönder

- Sorularınız

 
DUYURULAR
 
 
“sitemiz yapım aşamasındadır. Çok yakında Tarihi konularımız yeterli seviyeye ulaşacaktır
sitemize yeni eklenenler
Tasavvufu Öğrenmek İsteyenler Sitemizi Araştırsınlar
Demokrasinin, Laikliğin ve Milliyetçiliğin Çıkmazları
Hasırcızade Tarihi(yakında tamamlanacaktır)


Dini Videolar(M.Zahid Kotku ve Khalid Yasin)
Dini Meseleler
CanlıTV
ss
 
Haberler  
   
Bugün 2 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol