Başlıksız Belge
Anasayfa Yazılar Videolar Resimler İletişim Üye Ol

 
bilginin adresi
MENU  
  ANA SAYFA
  TARİH
  OSMANLI TARİHİ
  OSMANLI HANEDANLIĞI
  PROGRAMLAR
  -DİNİ VİDEOLAR-
  sitemap
  .
  Mümin Nasıl Olur?-TB
  Allah'a İtaat Eden Şerefli Müslümanlarız-TB
  Cennet ve Cennetlikler-TB
  Sahabe Hayatı
  Peygamber Efendimiz-TB
  Manevi Nimetler-TB
  99 Oğlum Olsa KUR'AN-I KERİM Okuturum-TB
  Hayırlı İnsan Kime Denir?
  Kıyamet Günü Nimetlerden Sorgu-TB
ANA SAYFA
DİNİ MESELELER
DİNİ VİDEOLAR
RESİM GALERİSİ
FORUM
İLETİŞİM

Hangi İslam?
HANGİ İSLÂM?
 

Seyfi Say

 

Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi tarafından Mart 2006’da düzenlenen Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği konulu sempozyumda, böylesi toplantıların gediklisi Prof. Bassam Tibi’n da konuştuğu basına yansımıştı. Fikret Bila’nın Milliyet’te yayınlanan 25 Mart 2006 tarihli yazısında naklettiğine göre, köken olarak Suriyeli olan Harvard Üniversitesi mensubu Tibi, "İslam" ile "İslamist/cihatçı/siyasal İslam"ın birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söylemiş, bu ayrım yapılmadan İslamî olarak tanımlanan terörün anlaşılamayacağını ileri sürmüş. Tibi’a göre, dünyadaki 1 milyar 600 milyon müslümanın 7 milyonu “İslamist-cihatçı” imiş.

İlk bakışta bu sözler, 1 milyar 593 milyon müslümanı ‘akladığı’ için çok olumlu ifadeler gibi görünüyor. Fakat aslında bu yaklaşım, Batı’nın tarihin her döneminde uygulayageldiği “Böl ve yönet” (Divide et impera) taktiğinin güncel bir tezahüründen başka birşey olarak görülemez. Böylece, güya İslam’la ve Müslümanlar’la değil, küçük bir azınlıkla mücadele etmiş oluyorlar ve “sade müslüman” olarak tanımlanmamız nedeniyle kendilerine karşı minnet duygularıyla dolmamızı istiyorlar. “Sıradan müslüman” kabul edilmemizin bir bedeli de var elbette; o da, “İslamist” denilen insanların da “insan hakları, fikir özgürlüğü ve yaşama hakkı”na sahip olduklarını unutmamız.

Tibi, yukarıda aktarılan görüşlerini ilk kez dile getirmiyor. Aynı görüşleri, ‘beyin yıkama’ ameliyesi yapan bir ‘propagandist’ gibi sürekli tekrarlamakla meşgul.. Nitekim, 1990’lı yıllarda Avrasya Dosyası’nda çevirisi yayınlanan bir makalesinde, bugün ne söylüyorsa aynısını dile getirmekteydi. Sözkonusu yazısında, köktendinciliğin İslam’ın “siyasî ideoloji” haline gelmesi olduğunu söylüyor ve bunun, “bir buçuk milyar” insanın inandığı “ilahî din”den farklılık taşıdığını ileri sürüyordu. Bu son konuşmasında kullandığı ifadelerindeki temel değişiklik Müslümanlar’ın nüfusunu yansıtan rakamlarla ilgili ne yazık ki.

Tibi’ın yaklaşımının nirengi noktasını aslında “toplum düzeni” kavramı oluşturuyor. Sözkonusu makalesinde savunduğuna göre, köktendincilerin özelliği, İslam’ın aynı zamanda bir “toplum düzeni” olduğunu savunmalarıydı. (1) İslam’ın bir toplum düzenine sahip olmadığına, insanlardan bireysel ibadetler dışında içtimaî herhangi bir şey talep etmediğine inanıyorsanız, “müslüman” kabul ediliyorsunuz, aksini düşünürseniz, bu, İslamist/cihatçı olmanız anlamına geliyor, bir başka ifadeyle potansiyel terörist olarak yaftalanıyorsunuz. Konfüçyüs, “Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız” der. Bu tür yeni kelimelerle (İslamist, cihatçı, siyasal İslam) geliştirilen söylemleri, samimi duygularla ve vakıaya uygun (olgusal karşılığı kesin olarak bulunan) sınıflandırmalar yardımıyla üretilmiş kavramsal çerçeveler ve niyet beyanları olarak görmek, sosyoloji ve siyaset bilim gibi disiplinlerden habersiz insanlar için belki doğal karşılanabilir. Ama, dünyaya ve politik gelişmelere ‘bilimsel yaklaşma’ ve ‘devlet yönetme’ iddiasında ya da konumunda olan insanların, böylesi değerlendirmeleri sorgulamadan benimseme gibi bir lüksü olamaz. Onların öncelikle şunu hatırlamaları gerekir, siyaset alanında genellikle, “ilan edilen amaçlarla gerçekten güdülen amaçlar arasında ayrılık vardır ve ikincilerin birincilerle gizlenip kamufle edilmesi” sözkonusudur. (2)

Buradan hareketle şu soruya cevap aramak hem hakkımız hem de görevimizdir: Müslüman-İslamist ayrımı gerçekte neyi kamufle etmektedir? Buna cevap ararken Bernstein’ın şu uyarısını da daima akılda tutmak gerekir: “Kullanılan kavramlar insanlar üzerinde kontrol sağlamanın araçlarından biridir.” (3) Bassam Tibi’ın sözkonusu makalesinde belirttiği gibi, kendisi aslında “belirli bir proje”yi temsil etmektedir: “Burada belirtilen, köktendinciliğin İslam’ın diğer bir varyasyonu olduğuna ilişkin yorum, ‘American Academy of Arts and Sciences’in hazırladığı, benim de katıldığım uluslar arası kabul gören büyük bir projenin temeline dayanmaktadır. 1988 yılında başlatılan bu projenin sonuçları 6 cilt halinde yayınlanmıştır ve gelecek yıllarda da yapılacak köktendincilik yorumuna damgasını vuracaktır.” (4)

Batı’nın İslam dünyası üzerinde hâkimiyet kurma çabasına, ‘söylem’in gücünden yararlanma ve ‘yeniden tanımlama’ olgusu ne yazık ki daima eşlik etmiştir. Bu amaçla ürettikleri kavramlar çeşitlilik gösterir: Militan İslam, Siyasal İslam, fundamentalizm (köktendincilik), aşırılık vs. İlginç olan nokta, başlangıçta “fundamentalizm” kavramı kullanılırken, ansızın bunun yerini “Siyasal İslam”ın almasıdır. Tibi da artık “köktendinci” yerine İslamist tabirini kullanmayı tercih ediyor. Çünkü ‘fundamentalizm/köktendincilik’, 1910’lu yıllarda ABD’de başlayan ve doğrudan İncil’den ilham almayı hedefleyen bir akımın adıydı. Dolayısıyla Müslümanlar’dan çok Hıristiyanlar’ı (özellikle Protestanlar’ı) akla getiriyordu. (5) Aslına bakılırsa Bush’un kendisi bir fundamentalisttir. Fundamentalizm kavramının yerini şimdi “Siyasal İslam/cihatçı İslam/İslamizm” ve “İslamî terör” tabirlerinin almış olması, ne yazık ki, Tibi’ın sözünü ettiği Amerikan projesinin vurduğu damga ve yaftalarla ilgilidir. Savaşı, Afganistan ve Irak topraklarından önce zihinlerde başlatmışlardı.

Fakat, unuttukları bir nokta var.. İslam’ın bir “toplum düzeni”ne sahip olduğunu kabul etmek müslüman olmanın ötesinde İslamist/cihatçı olmak anlamına geliyorsa, De Tocqueville, Ernest Gellner, Bernard Lewis ve Erwin Rosenthal gibi düşünür ve bilim adamlarını da aynı kategoriye dâhil etmek gerekiyor. Tibi’ın “cihatçılar”ı, Tocqueville’in şu görüşlerinden daha fazlasını savunmamaktadır: “Muhammed’in [s.a.s.] dini, her iki güç alanını [dinî ve dünyevî] eksiksiz bir biçimde birbirine bağlayan ve içiçe geçiren tek dindir.... Öyle ki sivil ve politik yaşamdaki bütün davranışlar az veya çok Şeriat tarafından düzenlenir.” (6) Evet, “İslamistler” bundan daha fazlasını söylemiyorlar. Yine, Tibi’dan daha meşhur ve önemli bir bilim adamı olan Gellner, Tibi’ın reddettiği “toplum düzeni” kavramını İslam hakkındaki yorumlarının eksenine oturtur. “Muslim Society” (Müslüman Toplum) adıyla yayınladığı kitabında, öne sürdüğü tezi şu kelimelerle özetler: “İslam, bir toplumsal düzen modelidir. İslam; ebedî, vahye müstenid ve beşerî isteklerden bağımsız kurallar sisteminin varlığını ifade eder. Bu kurallar manzumesi, toplumun aklî düzenini belirler. Bu model, yazılı formla kayıtlıdır. Onun kuralları bütün toplumu baştan başa hükmü altında tutar.” (7)

Evet, Gellner’in ifadesi aynen böyle: “İslam, bir toplumsal düzen modelidir.” Bunu söylerken, bir bilim adamı olarak hareket ediyor; İslamist/İslamcı olmak bir yana, müslüman bile değil... Üstelik Gellner bu konuda yalnız da değildir, yine bir başka ünlü bilim adamı, Bernard Lewis de şunları söyler: “Klasik İslam’da Din ve Devlet arasında, bunları birbirinden ayırt edici bir fark yoktu.... Klasik Arapça’da ve hatta entelektüel ve siyasi kelime haznelerini Arapça’dan alan diğer dillerde manevî (spiritual) ve dünyevî (temporal), halka özgü (lay) ve papazlara özgü (ecclesiastical), dinî (religion) ve laik (secular) gibi kelime çiftlerine karşılık gelecek sözcükler yoktu.” (8)

Demek ki, “klasik İslam”, din ile devlet arasında bir fark görmüyordu. “İslamistler” işte bundan daha fazlasını savunmuyor, yani onlar aslında “klasik İslam” dışında yeni bir yorum üretme derdinde değiller. Tibi, Rosenthal’in altını çizdiği şu gerçeklerden de habersiz görünmektedir: “Bir müslümanın hayatı –en azından idealde– onun Allah’la olduğu gibi Müslümanlar ve gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de yönlendiren kesin kural ve uygulamaları belirten Şeriat tarafından bütünüyle yönetilir. İlk grup ilişkiye (Allah’la olana) ‘dinî’, ikincisine ise ‘laik’ demeye alışkınız. Ancak dinî hukukun her şeyi kuşattığı bir yerde, ayrımın hiçbir anlamı kalmaz.” (9) Demek oluyor ki, İslam hukuku “herşeyi kuşatmaktadır” ve bu “herşey”e toplum ve toplumsal düzen de dâhildir. Bir müslümanın İslam anlayışı Rosenthal gibi bir bilim adamının vardığı sonuçlarla tetabuk ettiğinde, bu onun, potansiyel terörist olduğu anlamına mı gelir?!..

Bunun yanı sıra Rosenthal’in şu ifadeleri de meseleyi çok iyi özetlemektedir: “Manevi ve dünyevi alanlar, dinî ve laik faaliyetler arasında İslam hiçbir ayırım tanımaz.” Bunlara ek olarak, “dünya”nın mukabilinin “din” değil “ahiret” olduğunu vurgulayan Rosenthal şu önemli tespitleri de yapar: “... din ve devlet Şeriat’ın iki yönüdür. Dinin tamamlayıcısı genellikle dünyadır; din ‘kilise’ anlamını içermez ve hiçbir zaman içine aldığı dünya ile karşılaştırılmaz.... Dünyanın mukabili ahirettir, yani gelecek dünya. Her ikisi de dinin içindedir. Ne yazık ki Arapça terimleri tercüme etmek için Batılı terimleri kullanmak zorunda kalıyoruz ve böylece orijinal anlamı bozup kelimelere Hristiyanî bir çağrışım yüklüyoruz.” (10)

Evet İslam’ı laiklik ve sekülerlik kavramları çerçevesinde yorumlayanlar, ‘din’ terimine, bilerek veya bilmeyerek, Rosenthal’in işaret ettiği gibi, hıristiyanca bir anlam yüklemektedirler. Bir başka deyişle, İslam’la ilgili bir “Amerikan projesi”nde yer almakla övünen Tibi aslında bizi, hristiyanca bir İslam yorumuna davet ediyor. İslam’a hristiyanca bir anlam yüklerseniz, sizi “müslüman” olarak adlandıracaklar, bunun aksine İslam’ı “klasik İslam”a göre yorumlarsanız, adeta bir hayvan gibi avlanması gereken 7 milyonluk “İslamist/cihatçı” kitleye dâhil edileceksiniz.

Kabul etmek gerekir ki, Gellner ve Rosenthal gibi isimler, yorumlarında bir bilim adamı ciddiyeti, tarafsızlığı ve nesnelliği sergilemeye özen gösteriyorlar. Buna karşılık Tibi, karşımıza bir psikolojik savaş ajanı ve usta bir siyasal propagandist kimliği ile çıkıyor. Ömrünü Harvard’da geçirdiğine ve Arapça’yı çok iyi bildiğine göre, İslam’ın ‘din’ tanımı ile seküler bilimlerinkinin örtüşmediğini bilmiyor olması imkânsız. İslam açısından ‘seküler/din dışı’ bir alan yoktur; bir başka deyişle, seküler bilimlerin ‘seküler/din dışı’ olarak nitelendirdikleri alanlar da İslam açısından dinin kapsamına dâhildir. Mesela, Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetinde “(Mısır) Meliki’n(in) dini” ifadesiyle o günkü Mısır yasaları (ya da siyasal düzeni) kast edilmektedir. İslâm açısından, teorik olarak, kim hangi yasalara (ya da rejime) göre ‘yönetilmek istiyor’ ya da hangi yasaları ‘benimseyip’ uyguluyorsa, İslâm’a göre, bunlar onun dinini oluşturur. Nitekim ‘din’in Cevherî, Ragıp el-İsfahanî, Şehristanî ve Bakıllanî gibi otorite kabul edilen âlimler tarafından yapılan tanımı ‘itaat ve ceza’ ekseninde birleşmektedir ve bu da ilk anda devleti ve siyasal otoriteyi akla getirmektedir. Benzer şekilde TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de “din”in özetle şu dört anlama geldiği belirtiliyor: 1. Ceza, mükâfat, hüküm, hesap. 2. Üstün gelme, hâkimiyet, zelil kılma, zorlama. 3. İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet. 4. Adet, yol, kanun, şeriat, millet [Bir dine mensup kitle], mezhep. Demek oluyor ki, adet/gelenek ve kanun da dindir. Yine, hâkimiyet/egemenlik de dindir. (11)

O nedenle, İslâm açısından, bir yandan bütün devletler aslında ‘din devleti’yken, diğer yandan İslam’ın kendisi aynı zamanda siyasal bir nitelik taşır. Yani, İslam’ın din kelimesine yüklediği terim anlamı çerçevesinde, her devletin mutlaka yasal düzen anlamında bir dini vardır. Ayrıca üstün gelme, hâkimiyet kurma anlamında da devlet, dinden başka birşey değildir. “Ceza, mükâfat, hüküm ve hesap” anlamında da bütün devletler/siyasal sistemler birer din demektir; çünkü her devlet kimilerini cezalandırmakta, kimilerini mükâfatlandırmaktadır. Dolayısıyla dinle devlet işlerinin ayrılması, İslamî paradigma ya da terminoloji açısından bakıldığında, imkânsızdır. Kısacası İslam’a göre bütün devletler din devletidir; bütün siyasetler dinîdir. Ancak, İslam dışındaki dinler, İslam açısından batıldır, Allahu Teala c.c. indinde hükümsüzdür. Siyaseti seküler/din dışı bir alan olarak tanımlamak, siyaseti İslam nokta-i nazarından dinden bağımsız hale getirmez; sadece, bu tasnifi yapanların sekülerlik adını verdikleri anlayışı/dini siyaset alanında bilerek veya bilmeyerek İslam’a tercih ettiklerini gösterir.

Bir dini anlamak istiyorsanız, onun kendi kavramlarına nüfuz etmek zorundasınızdır. İnanmak ise, o dinin kavramsal çerçevesini kabullenmek ve o kavramlarla düşünmekten ibarettir. Ama, bir dine inanmayıp ‘kendi dünya görüşü’ açısından onu inceleyen kişi, doğal olarak yine kendi ideolojisinin kavramsal çerçevesini kullanır. Sosyal bilimciler ise, kendi disiplinlerinin terminolojilerine başvururlar. Fakat, dinin ideolojiye dönüşmesinden yakınanlar, sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini gözlerden saklayarak muhataplarını aldatma hakkına sahip olamazlar: “Toplum bilimlerin azgelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir öğesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı arttırır.” (12)

Bu kadar da değil, Wallerstein’ın ifade ettiği gibi, tüm tarihsel “tanım”lar kaçınılmaz olarak “bugün”ün (yani ortaya atıldıkları anın) “ideoloji”sini yansıtırlar: “... bu denemelerimizle, sürekli olarak ve hatta yinelenen bir şekilde, iki savın altını çizmek istedik. Birincisi, hepimizin ait olduğumuz, ‘değerlerimizi’ aldığımız, ‘bağlılık’ duyduğumuz, ‘toplumsal kimliğimizi’ tanımlayan muhtelif ‘cemaatlerin’ hepsinin tarihsel yapımlar olduklarıdır. Ve daha da önemlisi, kesintisiz bir şekilde yeniden inşa edilen tarihsel yapımlar olduklarıdır. Bu, onların sağlam ya da uygun olmamalarını gerektirmez. Bilakis; bunlar hiçbir zaman köklü değildirler ve bu nedenle yüzyıllar boyunca gelişimlerine ve yapılarına ilişkin olarak yapılmış tüm tarihsel tanımlar kaçınılmaz olarak bugünün ideolojisini yansıtırlar.” (13)

Tekrar altını çizmek gerekiyor ki, her dünya görüşü, kendine ait kavramlarla dünyayı yorumlar. Tersinden söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin (bilim adamı olsun olmasın) toplumu, olay ve olguları yorumlar ya da tanımlarken kullandığı kavramlar, dünya görüşünü ele verir. Yani, her tanımlama çabası, bir yönüyle insanın kendisini deşifre etmesidir. Bunu, bir psikiyatrın rasgele karaladığı kâğıtta anlamlı şekiller bulan deneğin durumuna benzetmek yanlış olmaz. Kişinin orada gördüğü şey, aslında orada olan şey değildir, kendi iç dünyasında olan şeydir. İnsanların dışarıya dönük tanımlamaları indî olmaktan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamaz. Psikologların “kaygı ve gerginlikle bilinçsiz başa çıkma yöntemlerinden biri” olarak gördükleri “yansıtma” (projection) olayı bu olguyla ilgilidir. Mesela, başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını öne alan biri, genellikle, “Herkes kendi başının çaresine bakıyor, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor” diyerek etrafındaki kimseleri suçlar. (14) O halde, böylesine önyargılı olan/olabilen insanların, birbirleri hakkındaki tanımlarına ‘mutlak’ geçerlilik tanımak zulme ve tahakküme kapı aralamak anlamına gelir. Tanımlarımız, ‘beşerî’ zaaflardan arınmış olmalıdır, bu da ancak onların ‘beşerüstü’ bir kaynaktan, vahiyden alınmasıyla mümkün olabilir.

Demek oluyor ki, başkalarıyla ilgili tanımlarımız öncelikle kendi ‘ideoloji’mizi ya da ‘ruh hali’mizi ele verir. Buradan hareketle, ‘Siyasal İslam’ kavramını dillerinden düşürmeyenlerin söz ve eylemlerinin ardındaki temel saikin ‘siyaset’ olduğunu söyleyebiliriz.

Kırmızı camlı gözlük, yeşil göstermez. Hiçbir ‘çağdaşlık’ yanlısı, insanları ‘müslüman, kâfir, münafık’ şeklinde üçlü tasnife tabi tutmaz. Açık fikirli, tutucu, gerici, yobaz, ilerici, çağdaş, aşırı, ılımlı, demokrat vs. gibi kavramlarla insanları sınıflandırır. İslam ise, sözü edilen üçlü temel ayrımın ötesinde said, mütteki, salih, fasık ve facir gibi kavramları kullanır. ‘Siyasal İslamcı’ olmak ‘salih’ olmaya karşılık gelmez, ama bir defa ‘radikal, ılımlı, kültürel, fundamentalist, demokrat vs.’ olduğuna karar veren, kendisini böylesi kavramlarla tanımlayan, artık gayri İslamî zeminde düşünmeye başlamış demektir. Olivier Roy, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir. (15) Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar. Dolayısıyla, bir müslüman, hiçbir zaman Müslümanlar’ı “müslüman-İslamist” şeklinde bir ayrıma tabi tutamaz. Yine, siyasal olan-olmayan İslam ayrımını da kabul edemez. Biz müslümanlar kendimizi “siyasal İslamcı” ya da “İslamist/İslamcı” olarak adlandırma gereği duymayız, çünkü bu kavramları üretenler bizler değiliz ve bu kavramların kaynağı dinimiz de değildir. Fakat, bu kavramlar kapsamında İslam’ın belirli yönlerinin reddedilmesi ve ‘Amerikan İslamı’ denilebilecek bir İslam yorumu üretilmesini de onaylayamayız.

İslam, hayatı bir bütün olarak ele alır. Batılılar ise, son birkaç yüzyıldır, insan faaliyetlerini kültürel, ekonomik, sosyal vs. gibi sıfatlar altında ayrıştırarak incelemektedir. Siyasal ve Kültürel İslam’dan söz etmek, İslam’ı Batılılar’ın gözüyle parçalamaktır. Peter Burke, “Tarih ve Toplumsal Kuram” adıyla dilimize çevrilen kitabında, Amerikalı tarihçi F. J. Turner’ın, haklı olarak, “Toplumsal yaşamın hiçbir bölümü, ötekilerden yalıtılarak anlaşılamaz” dediğini belirtir. O nedenle İslam, toplumsal yaşama tek açıdan bakmaz, sosyal hayatın bütün yönleriyle (siyasal, ekonomik, hukukî, ahlakî vs.) ilgilidir. Bu yüzden İslam, siyasal boyutu gözardı edilerek anlaşılamaz. İslam’ı veya herhangi bir dini siyasetten arındırmak, dinî ya da bilimsel değil siyasal bir tutumdur. Dolayısıyla, “Siyasal İslam” tabirinin bizzat kendisinin ‘siyasal’ bir projenin, bir psikolojik savaşın parçası olarak üretilmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Bütün bunları gözönüne aldığımızda, “Siyasal İslam” tabirinin en az iki açıdan kabul edilemez olduğunu anlarız. Birincisi, “İslam-Siyasal İslam” ayrımını üretenler, İslam’ı kendi kavramsal çerçevesi ile değil, seküler sosyal bilimlerin terminolojisine göre tanımlamaktadır. Hiç kimse, renk körü bir başkasının renk tanımlarını kabul etmek zorunda değildir. İkincisi, İslam’ın sadece bir yönünü öne çıkarmak; onu parçalamak ve anlaşılmaz hale getirmek demektir.

İslam’ı, İslam’ın kendi kavramlarıyla değil de Batı’dan ithal edilmiş kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladığınızda, İslam anlayışınızın bir Batılı’nın istediği şekli alması sadece zaman meselesi haline gelecektir. Kendi dünya görüşünüzden ‘kavramsal çerçeve’ itibariyle verdiğiniz küçük bir taviz, zamanla çığ gibi büyüyecek, giderek dünya görüşünüzün esamesi bile kalmayacaktır. Nitekim, Mardin’in işaret ettiği gibi, Osmanlı aydınlarının macerası bunun böyle olduğunu ispatlamıştır: “Osmanlılar dünyayı kendi dünya görüşlerinin içinden algılıyorlardı.... Bir zaman sonra başka bir devlet mekanizması olan Batı ulus-devletinin taklit edilmesi gerektiğini düşündüler. Bu, onların ‘dünya görüşü’nün bir parçasının değişmesi anlamını taşıyordu. Oysa, bu gibi inançlarda, parçalardan biri değiştikten sonra eski yaklaşımın bütünlüğünü muhafaza etmek gittikçe zorlaşır.” (16)

“Siyasal İslam” kavramı, Almond ile Verba’nın geliştirdikleri “siyasal kültür” kavramı ve Voegelin, Cohn ile Vondung tarafından kullanılan “siyasal din” kavramlarından hareketle oluşturulmuş bulunuyor. Oysa, Duverger haklı olarak, “siyasal kültür”den bahsetmenin pek anlamlı olmadığını, ancak “bir kültürün siyasal yönü”nden bahsedilebileceğini öne sürer. Ona göre, “Herşey –ya da hemen hemen herşey– kısmen siyasaldır, ve hiçbir şey –ya da hemen hemen hiçbir şey– tümüyle siyasal değildir”. Doğal olarak İslam da tümüyle siyasal değildir ama kısmen siyasaldır. İslam’ın siyasal olmadığını düşünürsek, hiçbir şeyi siyasal kabul etmememiz gerekir. Aslında siyasal olmayan din yoktur. Bu nedenle, mesela başörtüsünü ‘dinî’ gerekçelerle takmak da sonuçta siyasal bir tavırdır, “çünkü herşey kısmen siyasal”dır. Siyasal olmamak için ‘olmamak’ gerekir.

‘Siyasal İslam’dan söz edenler, zımnen, ‘Siyasal olmayan bir İslam’ın varlığını kabul etmiş oluyorlar. Böylesi bir ‘siyasallık’ tanımı, siyasete değil, siyasetin muhalefet boyutuna işaret eder. Bir ülkede rejimi desteklemek ve benimsemek kesinlikle ‘siyasal’ bir tutumdur, ancak iktidarı elinde bulunduran kesim, kendisini destekleyenleri siyasal bir tutum içinde görmeyecektir. Söylemin ve tanımlamanın önemi burada ortaya çıkmaktadır. ABD’nin küresel düzenine olan sadakatlerini beyan eden İslamî oluşumlar gerçekte siyasal bir tutum içine girmiş olacaklar, fakat ABD onları ‘siyasal’ nitelikte görmeyecek, ‘kültür’ etiketini yapıştırarak onurlandıracaktır.

İlginç olan şu ki, ‘siyasal konjonktür’ü ve ABD’nin dünya egemenliği projesini önemsemeyip ‘dinin kendi kavramları’yla düşünen ve faaliyet gösterenler, yani ABD’nin (siyasal bir oluşumun) talepleriyle ‘dinin hükümleri’ çatışınca tercihlerini ‘siyasal’dan değil de ‘din’den yana yapanlar, ABD tarafından ‘siyasal’ olmakla suçlanacak, bu şekilde tanımlanacaklardır. Onlar ayrıca teröre zemin hazırlayan bir anlayış sahibi olmakla suçlanmayı da göze almak zorundadırlar. ‘Siyasal’a (yani ABD’ye) boyun eğmemek, bugünün dünya genelinde hakim konumda bulunan ‘Amerikan ideoloji’sini benimsemenin getireceği ayrıcalıklardan oluşan ‘havuç’a koşmamak, ‘din’in sınırları içinde kalmaya özen göstermek, ‘sopa’ seçeneğiyle yüzleşecek bir hakka bağlılık kararlılığı gerektiriyor ne yazık ki.

Sözün özü, Tibi gibi isimlerin ‘siyasal olmayan İslam’ı, gerçekte, ABD’nin dünya egemenliği projesine hizmet eden türden bir ‘siyasal İslam’dan başka birşey değildir.

 
Notlar: 
1. Bassam Tibi, “İslam Köktendinciliği”, Avrasya Dosyası, C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995, s. 117. 
2. Maurice Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 12. 
3. Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 89. 
4. Tibi, s. 112. 
5. Erhan Yarar, “Uluslararası Medya, Terör, Oryantalizm ve Fundamentalizm”, İlim ve Sanat, Sayı: 38, Mayıs 1995, s. 12. 
6. Ernest Gellner, Leben im İslam, über. S. Und U. Enderwitz, Stuttgart 1985, s. 13. 
7. A.y. 
8. Bernard Lewis, İslâm’ın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992, ss. 9-10. 
9. Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslam Siyaset Düşüncesi, çev. Ali Çaksu, İstanbul 1996, ss. 17-18. 
10. A.g.e., s. 17. 
11. Günay Tümer, “Din”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 9. 
12. Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, ss. 21-22. 
13. Immanuel Wallerstein, “Sonsöz”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 283. 
14. Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, 7. b., İstanbul 1997, s. 303. 
15. Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, çev. C. Akalın, İstanbul 1994, s. 10. 
16. Şerif Mardin, İdeoloji, 4. b., İstanbul 1997, s. 111.

 

NETYAZİ  
   
Başlıklar  
 

- Opera 11

beklenenden daha iyi

- Microsoft Security Essantials

Nihayet Microsoft, Antivirüs programını yaptı

- İşte Google EARTH 6.0 (uydu görüntüsü)

3boyutun keyfini çıkartın

- Sizden Gelenler

- Yaz Gönder

- Sorularınız

 
DUYURULAR
 
 
“sitemiz yapım aşamasındadır. Çok yakında Tarihi konularımız yeterli seviyeye ulaşacaktır
sitemize yeni eklenenler
Tasavvufu Öğrenmek İsteyenler Sitemizi Araştırsınlar
Demokrasinin, Laikliğin ve Milliyetçiliğin Çıkmazları
Hasırcızade Tarihi(yakında tamamlanacaktır)


Dini Videolar(M.Zahid Kotku ve Khalid Yasin)
Dini Meseleler
CanlıTV
ss
 
Haberler  
   
Bugün 4 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol