HİLAFET
VE KUREYŞ
Seyfi Say
Soru: Bazı tarikat mensuplarının özellikle seyyid olan veya olduğu söylenen şeyhlerini ‘halife’ (devlet başkanı) gibi gördükleri, buna dinî gerekçe bulmak için de “İmamlar Kureyş’tendir” hadîsine dayandıkları görülmektedir. Bu yorum ne derece doğrudur?
Cevap:
Bu tarz değerlendirmelerin şaşılacak derecede aşırı ve uçuk bir nitelik taşıdığını aslında her sağduyu sahibi kendiliğinden anlayabilir. Bir başka soruya cevap verirken, şeyhin hükmünün muallimin (öğretmenin) hükmü gibi olduğunu İmam Gazâlî’den alıntı ile dile getirmiştik. Tarikat kurumunun bu tarz anlayışlara sahne olması, gerçekte bu kurumların varlık nedenine aykırıdır.
Bazılarının “İmamlar Kureyş’tendir” hadîsini nakledip, soruda aktarılan türden bir çıkarım yapmaları ise tamamen çarpıtmadır. Böylece, pratikte Kureyş’i sadece Hz. Peygamber s.a.s.’in soyundan gelen veya geldiği söylenen kişilerden ibaret gördükleri ortaya çıkmaktadır. Aslında salt “İmamlar Kureyş’tendir” hadisi çerçevesinde düşünülürse, Emevî ve Abbasî hilafetlerini de tartışma konusu yapmamak gerekir. Ancak, bu iki sülalenin hilafeti bir tür babadan oğula geçen saltanata dönüştürdükleri de bilinmektedir. Bu çerçevede “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini, Şia etkisini akla getirecek şekilde “seyyidlik” veya “şeriflik” ekseninde yorumlayanların yaklaşımı da bir tür “babadan oğula saltanat” anlayışını yansıtmaktadır. Burada sorun, halifenin seçiliş biçimi ve taşıdığı ‘bütün’ şartlar değil, ait olduğu aile haline gelmektedir. Ailenin isminin ise Emevî veya Haşimî olması arasında teknik bakımdan bir fark yoktur.
Öte yandan, Kureyş’ten olmakla Peygamber Efendimiz s.a.s.’in soyundan gelmek farklı şeylerdir. Bir insan Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) soy bağıyla bağlı olduğu halde Kureyş’ten olmayabilir. Mesela Osmanlı padişahlarının anneleri farklı ırksal kökenlere aittir: Rum, Rus, Çerkez vs.. Kökenlerinde Rusluk vs. bulunması, onların Rus olduğunu söylemeye yetmez. Aynı şekilde, bir kimsenin Hz. Peygamber (s.a.s.) ile soy bağının bulunması, onun Kureyş’ten olması anlamına gelmez.
Seyyidlik nedeniyle halifelik iddiasında bulunmak ise, günümüz şartlarında oldukça tuhaf bir yaklaşımdır. Çünkü neredeyse on milyonlarca insan seyyid olduğunu ileri sürmektedir. Bu, doğru da olabilir. Bu kadar çok halife bir ümmet için fazladır. Aynı durum, şeyhler için de geçerlidir. Bazen bir şehirde bile onlarca şeyhe tesadüf olunmaktadır. Neredeyse her semte bir halife düşebilir. Görüldüğü gibi, gerçekte bu tür uçuk yorumlar gülünç bir nitelik taşımaktadır.
* * *
Peygamber Efendimiz’in s.a.s. şu hadîsi, Kureyş’in neden imam olmaları gerektiği konusundaki bakış açısını göstermektedir:
"(Câhiliye devrinde) Arap kabileleri şu emâret hususunda en şerefli olan Kureyş'e uyardı: Arapların mü'minleri (hanifler), Kureyş'in mü'minlerine, müşrikleri de Kureyş'in müşriklerine uyarlardı. İnsanlar madenler gibidir. Onların cahiliyette hayırlı olanları, İslâm devrinde de hayırlı kimselerdir." (Buharî Tecrid-i Sarih, c. IX, s. 220).
Bu hadiste bir “geleneğe” işaret var.. Araplar’ın güç kaybettiği, dünya hakimiyetinin başka milletlerin eline geçtiği, Kureyş mensuplarının da şuraya buraya gidip başka topluluklar içinde eriyip yok olduğu bir zamanda, İbn Haldun’un da belirttiği gibi aynı durumdan söz edilemez. Böyle bir dünyada, “Yahu filanın soyu Zübeyr bin Avvam’a, falanınki Abdullah ibni Mesud’a uzanıyormuş; işte bunlar imam olmaya layık adamlar” diyerek bunu kim önemser?..
Bir başka hadis:
"Hilâfet Kureyş'in uhdesinde bulunacaktır. Onlar dini vecibeleri yerine getirdikçe ve adâleti icrâ ettikçe, onlara hiçbir kimse düşmanlık etmeyecektir. Eğer onlar dinden, adâletten uzaklaşırsa Allah, Kureyş'i yüz üstü sürçtürür, rezil eder." (Buharî Tecrid-i Sarih, c. IX, s. 220)
Bu böyleyse, "Yok asla öyle olmazlar, sürçmezler, onlar hep başta olacaktır, olmalılar, onların hakkı daima imamlıktır" demek, mantıksız olmaz mı?!
Basit şablonlarla düşünme ve rasgele kulağa takılmış bir veya iki hadîsle bu tür konularda kendi reyiyle fıkıh oluşturma çabası içinde olmak, tasavvufu önemsemenin bir şartı değildir..
İbn Haldun, Kureyş’ten olmayı o döneme özgü “asabiyet” ile izah ediyor ve bu asabiyetin ortadan kalkması ile durumun değiştiğini savunuyor. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İbn Haldun’un bu yorumunu haklı bulmaktadır. Öte yandan, İbn Teymiye’nin de farklı hadîsleri dikkate alarak bu konudaki aşırı tutuculuğa karşı çıktığı bilinmektedir.
İmametin Kureyş’e ait olmasıyla ilgili metinlere bir örnek olarak İskilipli Atıf Hoca’nın ifadeleri aşağıya alınmıştır.. Kureyş’ten olmayı evleviyet (öncelik) şartı olarak belirtiyor, sıhhat (geçerlilik) şartı değil. Bu nokta önemli.. Kureyş’ten olanlarda da diğer evleviyet şartları bulunur muydu, o da ayrı mesele.. Ayrıca ulemanın, Yavuz Sultan Selim'in hilafetine Kureyş’ten olmama bahanesiyle karşı çıkmamış olması önem taşımaktadır.
* * *
İskilipli Atıf Hoca şunları yazmaktadır:
“Müslümanlar üzerine halife seçimi vacibtir. Bu da aklî ve şer'i bakımdan sabittir. Bu konuda şer'î delil, sahabe ve tabiin hazretlerinin icma ve ittifakıdır. ŞöyIe ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin irtihali vuku bulunduğu gün Peygamber Efendimiz defn olunmazdan evvel hemen sahabe-i kiram ‘Sakife-i Beni Saide’ denilen mahalde toplanıp halife seçimi hususunda meşveret ettikten ve hilafet makamına herkesten en haklı ve layık olduğuna ümmetin reyleri ittifak ettiktten sonra hepsi Hz. Sıddık’a (r.a.) biat ettiler. Bundan sonra sahabiler zamanında ve tabiin devrinde de durum bu şekilde devam etmiştir. Binaenaleyh halife tayininin vacib olduğu şer'î delilerden ümmetin icma'ı ile sabitir.
Hilafetin iki çeşit şartı vardır: Biri sıhhat, diğeri evleviyet şartıdır.
Sıhhatinin şartları:
İslamiyet, hürriyet, erkeklik, akıllılık, büluğ, (şer’î) ahkâmın infazına (uygulanmasına), memleketin imarına ve devlet işlerinin yönetilmesine kudrettir. Binaenaleyh Müslüman olmayanların Müslümanlar üzerine velayeti caiz olmadığından ‘İslam’; kadınların hal ve şanları evlerinde oturmak ve mahremleri olmayan kimselerden tesettür ve içtinap ettiklerinden, akıl ve dince noksan bulunduklarından ‘erkek’; köle değil, başkaları hakkında tasarruf etmek, kendi nefsinde bile tasarrufa malik olmadığından ‘hür’; mecnun ve çocuk işleri yönetmekten aciz olduğundan ‘âkil ve baliğ’; halife tayininden esas gaye halktan birinin velayet ve tasarruf edemeyeceği şer'î ahkam, kulların işleri ve memleketin intizamını mükemmel bir halde tedvir etmek olduğundan ‘ahkamın tenfizine, mülkün siyasetine kadir olmak’ halife tayin olunacak zatın hilafetinin sıhhatı için lüzumlu şartlardandır.
Evleviyetinin Şartları:
İçtihatta bulunacak derecede ilim, bütün hükümlerde adalet, kanuna riayet, organlarının sağlamlığı, Kureyşli olmak, fazilet ve takva sahibi olmaktır. Zikr olunan şartların tamamen bir tek şahısta toplanması çoğu zaman mümkün ve müyesser olamayacağından ulemanın büyükleri, bu şartlardan bazılarının bulunmaması (sükutu), imametin sıhhatine halel (zarar) vermez demişlerdir. İşte bunur içindir ki, “Hilafet benden sonra otuz senedir” hadis-i şerifi ile asr-ı saadetten sonra bütün şartları ihtiva ettiği halde olgun hılafet 'hilafet-i kâmile', Hulefa-i Raşidin devrinden ibaret olan otuz seneye tahsis buyurulmuştur."
(İskilipli Mehmed Atıf, Şeriat Medeniyeti, sad. Sadık Albayrak, 1975, s. 23.)