KÜRT SORUNU (2)
Ömer Karalıoğlu
Gerçekte, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu evrensellik ve kuşatıcılık eksikliğinin farkındaydılar ve evrensel içeriğe sahip bir Türklük tanımı geliştirmeye çalışmışlardı. Birçoklarının işaret ettiği gibi, “Ne mutlu Türk olana!” değil, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” denilmiş olması anlamlıdır. Bu ifadeyle Türk olmak değil, “Türk’üm” demek önemli hale getirilmektedir. Anayasa’da da, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanların Türk olduğu ifade edilmektedir. Kısacası, Türk olmak, doğuştan sahip olunan bir nitelik olarak kabul edilmemekte, bir nevi sonradan edinilebilen inanca ya da dine dönüştürülmekte veya dinin yerine ikame edilmeye çalışılmaktadır. Lapidus şöyle der: “Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” Müslüman doğmayan bir insanın ‘Müslümanım’ demekle müslüman olması gibi, ‘Türk’üm’ demek de Türk sayılmak için yeterli kabul edilmektedir.
Anayasa’daki Türk tanımından hareketle sosyolojik bir anlama çabasına girişilemeyeceğinin farkında olmayanlar, yasalardaki normatif ilkelerin her zaman sosyolojik gerçekliğe tekabül etmediğini anlayamamaktadırlar. ‘Bundan böyle kışın kar yağmayacak’ şeklindeki bir maddeyi anayasalara yerleştirmekle, karın yağmasına engel olamazsınız. Bir devlet, anayasası ile, normatif hedefler gösterebilir, ‘olması istenen’e işarette bulunabilir; şayet bu, ‘olan’ ile, yani sosyolojik gerçeklik ile örtüşmezse o ülkede sorunlar yaşanır. Türkiye’de yaşanan da budur. O nedenle, Güneydoğu sorunu ile ilgili olarak Anayasa ve yasalara atıfta bulunanların, ‘olan’ı anlamak istemedikleri ve çözümün bir parçası olmayı kabullenemedikleri için sorunun bir parçası haline geldikleri ve sorunu derinleştirdikleri görülmektedir. Burada, “Abdestsiz namaz olur mu” şeklindeki soruya verilen gülünç cevaba benzer bir anlayışla karşılaşmaktayız. Sosyolojik gerçekliği anlamak yerine yasa ezberciliği yapmaya dayanan “Ben kıldım, oldu”cu bu çözüm yolunun başarıya ulaşması mümkün değildi ve nitekim ulaşmamıştır. Tam aksine, ayrılıkçı hareketlerin tersinden meşruiyet arayışlarının gerekçesi olarak kullanılmıştır.
Böylesi yapay bağlar yerine gerçek bağlara vurguda bulunulsaydı belki sorun bu şiddette yaşanmayacaktı: Aynı dini paylaşıyor olmaya vurgu yapıldığında bunun, bu defa da laik-antilaik çatışması için bir potansiyel oluşturduğu ve tabiri caizse irtica paranoyasını harekete geçirdiği görülmektedir. Hiç değilse coğrafya ve tarih birliğine vurgu yapılması daha işlevsel olabilirdi. Aynı topraklarda yüzlerce yıldır birlikte yaşamış olmanın bir çokları için bir değeri vardır ve bu, kâğıt üstündeki normatif bir ifade de değil, bir gerçekliktir. Ayrıca böylesi ortak bağlar, insanlar arasında bir kimlik krizi ya da sorgulamasına yol açmaz. Fakat Türk veya Kürt olmaya vurgu yaptığınızda bunun muhatabınızda tam aksi yönde etkiye yol açması da mümkündür ve Türkiye’deki sorun da bunun böyle olduğunu ispatlamaktadır.
Böyle olmakla birlikte, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Türk olduğunu ifade eden Anayasa hükmünün vatandaşların diğer kimliklerinin ifadesine engel kabul edilmesi hukuk mantığına aykırıdır. Tam aksine, bu hüküm gereğince, kendisini Kürt olarak nitelendiren bir vatandaşı, Anayasa gereği Türk kabul etmek ve Türk oluşunun kanıtı olarak sadece vatandaşlık bağını yeterli saymak gerekir. Türkiye’de resmî dilin Türkçe olması, insanların başka dilleri konuşması ve öğrenmesinin yasaklanmasının gerekçesi olarak görülemeyeceği gibi, Anayasa’daki bu hüküm de, insanların etnik kökenlerini söyleyememelerinin gerekçesi yapılamaz. İnsanlar rahatlıkla ‘Ben Arnavutum, Çerkezim, Boşnağım, Kürdüm’ diyebilmelidirler. Bunu yasaklamadığınız takdirde, bireyler bir başka açıdan (kültürel, siyasal, hukukî, sosyolojik açılardan) Türk olduklarını bizzat kendileri ifade etmekten kaçınmayacaklardır. Osmanlı İmparatorluğu Türkçülük politikası gütmediği halde, özellikle Balkanlar’da müslümanlaşan halkın kendisini Türk olarak adlandırdığı ve bunu bir övünç kaynağı olarak gördüğü bir gerçektir. Bir insana zorla yakıştırılan sıfatlar, yafta ve olumsuz lakaplar gibi değersizdirler veya öyle algılanırlar. Askerliğin ‘zorunlu’ olduğu bir ülkede rütbesiz er olmak değer taşımaz. Fakat subay olmak, herkes olamadığı için önem taşır. Aynı şekilde, insanların zorla Türk ilan edilmesi, Türk kavramının değerini düşüren bir uygulamadır. Bunun sonucu olarak, Türk olarak adlandırılmak hiçbir şekilde iftihar kaynağı olamazken, bir Kürd’ün çıkıp ‘Ben Kürd’üm’ diye konuşması, bir cesaret örneği ve yüreklilik haline getirilmiştir. Osmanlı döneminde bir insanın ‘Ben Kürd’üm’ demesi, bir bakkalın, ‘Ben bakkalım’ diye övünmeye kalkışması kadar gülünç karşılanırken, Türklük kavramının yüceltilmeye çalışıldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde bu bir cesaret örneği sayılır olmuştur. Benzer şekilde, Kürtçe konuşmak Osmanlı döneminde eğitimsizlik alameti olarak görülürken, yasakçı politikalar sonucu günümüzde medenî cesaret, kimlik ve kişilik sahibi olmanın işareti gibi algılanılmaya başlanmıştır.
Gerçekte Türkiye’deki bu Türk kimliği kurgusu ve vurgusu, Irak gibi ülkelerin uyguladığı politikalar düşünüldüğünde oldukça yumuşak görünmektedir. Çünkü geçmişte Irak’ta yaşananın aksine Türkiye’de Kürt kökenli olmak bürokrasi, siyaset, sanat veya ticaret alanlarında insanın önünün tıkanmasına yol açmaz. Bu, doğal olarak, Türkiye’nin Osmanlı Devleti’nin varisi olmasından ve kayda değer bir devlet geleneği ve birikimini uhdesinde bulundurmaktan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin bugün herşeye rağmen bir Irak haline gelmemiş olması da bunun sonucudur.
Türkiye’nin Kürtçe’den korkmasının bir anlamı yoktur. Çünkü Kürtçe bir İngilizce değildir ve Türkçe’yi tehdit edemez. Kürtçe, bir Arapça ya da Farsça da değildir. Yeterli bir literatüre, kadim kütüphanelere sahip olmayan Kürtçe’nin kullanımına izin verilmesi, Güneydoğu’da Türkçe’ye olan talebi de azaltmaz. Bugün Türkiye’de pekçok insan, çocuklarının İngilizce eğitim görmesini istemektedir ve bunlar arasında Türkçülüğün ve vatanseverliğin ‘şampiyon’ları da yer almaktadır. Çünkü çocuklarının ‘istikbali’ için bunu gerekli görmekte, evde ve sokakta Türkçe konuşuyor olmalarını yeterli bulmaktadırlar. Durum Güneydoğu halkı için de farklı değildir. Eğitimin tamamen Kürtçe yapıldığı okullar açılsa bile, halkın Türkçe eğitim verilenleri tercih edeceği kesindir. Kürtçe müzik için de aynı şey geçerlidir. Türkiye’de birçokları için İngilizce veya Fransızca konuşuyor, Batı müziği dinliyor olmanın bir nevi sınıf atlama ve statü göstergesi anlamı taşıdığı açıktır. Kürtçe ve Kürt müziği böylesi bir tehdit oluşturmadığı gibi, tam aksi söylenebilir. Serbestlik ortamında, kendisini Kürt olarak nitelendiren pekçok kişi, gönüllü olarak, bir statü alameti olsun diye Türkçe’yi ve Türk müziğini tercih edecektir. Aksinin yaşanması için, Kürtçe’nin çok büyük bir medeniyetin büyük eserler vermiş dili olması gerekirdi; böyle olmadığı ortadadır. Kürtçe’ye gösterilen anlamsız tepki, özgüven yokluğunu göstermesi açısından büyük mahzurlar taşımaktadır. Kürt sorunu, bir ölçüde psikolojiktir ve sosyal psikoloji açısından değerlendirilmesi gereken bir konudur.
İbn Haldun, bir kavme mensup olmanın vehmî olduğunu (kuruntudan öteye gitmediğini) söyler. Millete mensubiyet duygusunu sağlayan şey, bir arada yaşamış olmaktan kaynaklanan alışkanlık ile aynı dili konuşmaktan başka birşey değildir. Sıradan insan daha iyi yaşamayı ister, fakat bağlı bulunduğu kavim için ayrı bir devlet ihtiyacı duymaz. Aslında, sıradan insan için, konuştuğu dilin anlaşılmaması da çok büyük bir sorun sayılmaz; yabancı bir ülkede yaşadığımızda, o ülkenin insanlarını Türkçe’yi bilmiyorlar diye suçlamayız. Ama, bize Türkçe konuşma ve Türkçe müzik dinlemenin yasaklanmasını, medyada Türkçe yazma imkanının olmamasını hazmedemeyiz. Mesela Almanya’da bütün Türk gazetelerinin yasaklanmasını kabul edemeyiz. Fakat bunun ötesine geçip, yaşadığımız bir yabancı ülkenin Türk devleti haline gelmesini istemek aklımıza bile gelmez. O nedenle, Doğu ve Güneydoğu’daki halkın makul ihtiyaçlarının (talep edilmeseler bile) karşılanması gerekir. Bu anlamda Kürtçülük motorunun çalışmasını sağlayan yakıtın aşırı Türkçü tepkiler olduğunun altını çizmek zorunludur. ‘Bana Ahmet derler’ diye ‘efelenen’ bir insanın, ‘Bana da Mehmet derler’ tepkisini alınca, kendisini suçlaması gerekir, muhatabını değil.
Yukarıda, bir millete mensubiyet duygusunu üreten şeyin, bir arada yaşamış olmaktan kaynaklanan alışkanlık ile aynı dili konuşmak olduğunu belirtmiştik. Dil yasakçılığının bir ölçüde bu gerçeğin bilinmesinden kaynaklandığı açıktır. Fukuyama’nın ifadesiyle, ‘Modern milliyetçiliğin bir sonucu olarak oluşan uluslar, genellikle mevcut ‘doğal’ dilsel birimlerden çıktı.’ Böyle olmakla birlikte, farklı bir dili konuşmanın her zaman ayrı bir devlet talebi ile ortaya çıkma sonucunu vermeyeceği tarihî tecrübeden anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti’nde Kürtler’in durumu buydu. Aynı şekilde İran’da da Azeri Türkleri’nin bu yönde ciddi bir talebi görülmemektedir. Buna karşılık, doğal akışın aksine yürütülen bilinçli ve sistematik bir asimilasyon politikasının aşırı tepkiye yol açtığı pekçok örnekten bilinmektedir. Bunun açık örneği Irak’ın Kürt politikasıdır ve sonuçları ortadadır. Birçokları, Kürtçe’nin yaygın biçimde (eğitimde, medyada) kullanılmasının bir zaman sonra ‘devlet’ talebine yol açacağını söylerken, aslında temelsiz bir iddiayı dile getirmiyorlar. Fakat onların unuttukları nokta şu: Bu tür hakları tanımadığınızda, ayrılıkçıların ardındaki dış güçlerin, ‘Bu doğal haklarınıza sahip olmak için devlet olmanız gerekiyor’ şeklinde bir kışkırtma politikasına zemin hazırlamış olursunuz. Ayrıca sizin yapmadığınızı o güçler yapar, kendi topraklarında ‘Kürtçe enstitüleri’ ve Kürtçe yayın yapan televizyon kanalları oluştururlar. Böylece siz, kendi kontrolünüzde tutabileceğiniz doğal bir mecrayı başkalarına kaptırmış olursunuz.
Bugün Türkiye için asıl tehdit, Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletinin oluşturduğu modeldir. Bununla birlikte yeni devlet ancak bir cazibe merkezi olmayı başarması halinde tehdit haline gelebilir. Bu devletin en büyük dezavantajı, işgalci ABD güçlerinin ihsanı olmasıdır ve bu, hiçbir zaman unutulmayacaktır. O nedenle sözkonusu devletin Ortadoğu’da herhangi bir saygınlığa sahip olması beklenmemelidir. Türkiye’de de normal şartlarda PKK’nın istediği türden bir Kürt devletinin kurulması mümkün değildir, bu ancak, Irak’ta görüldüğü şekilde bir dış müdahale ile olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Güneydoğu insanına karşı aşırı tepkiler vererek doğrudan veya dolaylı dış müdahaleye zemin hazırlamamak ve bölge insanının da aşırı tepkilere itilmesinin önüne geçmektir. Sorunla ilgili en hassas nokta burasıdır. Özellikle seçilen araçların amaca hizmet eder nitelikte olması önem taşımaktadır. Mesela işkencenin sistematik biçimde yürütülmesi, sadece, işkenceyi yapan kişilerin bir öç alma duygusunun tatmini olarak görülebilir; bunun ötesinde bir yararının dokunmayacağı, tam aksine amaca zarar vereceği açıktır. O nedenle, AB istiyor diye değil, bizzat Türkiye’nin kendi güvenlik ve istikrarı için, işkenceye kesin olarak son vermek ve bununla sonuna kadar mücadele etmek gerekir. Buna karşılık, ikide bir çıkarılan af yasalarının bir mantığı yoktur ve bu yasalar kendi içinde çelişkilidir, ayrıca terörle mücadelede can veren ve sakatlanan insanlara ve onların yakınlarına saygısızlıktır, ama işkencenin ve bölge halkına kötü davranılmasının önüne geçilmesi büyük önem taşımaktadır. Af, suçluyu ödüllendirmek ve suç işleme eğilimi içinde olanlara cesaret vermektir, işkence ve kötü muamele ise apaçık bir haksızlıktır ve derin nefrete yol açar. İnsanlar, suç işlemediklerinde cezalandırılmayacakları ve yasadışı muameleye uğramayacaklarını, suç işlemeleri durumunda ise hiçbir zaman af yasalarından yararlanamayacaklarını bilmelidirler. Ancak bu şekilde uzun vadeli bir caydırıcılık ve otorite sağlanabilir. Yani masumlar güven, suçlular korku duymalıdır. Fakat Türkiye’de bunun böyle olduğunu söylemek zordur.
İnsanları kazanırsanız, dış müdahale olsa bile bölünme tehlikesi yaşamazsınız. Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında Güneydoğu’nun durumu buydu. Buna karşılık, insanları kaybederseniz, onlar bölünme için dış güçlerin müdahalesini bekler hale gelebilirler. Önemli olan şu soruya cevap aramaktır: Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi sırasında bölünme yönünde bir eğilim göstermeyen bölge halkı içinden nasıl olup da PKK gibi bir örgüt çıkabilmiş ve büyük bir yandaş kitlesine sahip olabilmiştir? Bu sorunun cevabını verebilmek için özeleştiri yapabilecek olgunluğa sahip olmak gerekir. Ve ancak özeleştiri yapabilecek olgunluğa sahip olanlar sorunlarını çözme becerisi gösterebilirler. Türkiye’nin ‘bölücülük ve irtica’ çelişkisi veya açmazına benzer şekilde, PKK’nın da Marksist ve laik bir örgüt olmanın dezavantajını yaşadığı görülmektedir. Böyle olmasaydı PKK dış destek bulamazdı; buna karşılık bu özelliği bölge halkının tümü tarafından benimsenmesinin de önündeki en büyük engeldir. Hizbullah örgütünün varlığı bunun sonucuydu. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte bu örgüt de tasfiye yoluna gidilmiştir. Fakat, bölge halkının dinî duyarlılıklarının kısa vadeli yararlar için Devlet içindeki birtakım odaklar tarafından istismar edilip saptırıldığı yönündeki spekülasyonlara da meydan verilmiştir. Bu spekülasyonlar, böyle bir örgütün PKK’ya verdiği veya verebileceği zarardan daha fazlasını Türkiye’ye verebilir ve uzun vadede dinî duyarlılığı olan insanların kaybedilmesine yol açabilir. Dolayısıyla, PKK ile mücadele edilirken, köklü bir tarihe sahip olan bir devletin göstermesi gereken vakara, güvenilirliğe ve tutarlılığa sahip olmak icap eder.
PKK’nın ikinci bir dezavantajı bizzat Öcalan’ın kendisidir. Eşi Kesire üzerinden ‘derin devlet’ ile olan bağlantısıyla ilgili spekülasyonlar onun açısından olumsuz bir durum olmakla birlikte, aynı olumsuzluk devlet kurumları için de vakidir. Bunun yanı sıra Öcalan’ın 1990 sonrası dünyaya intibak edemediği, hâlâ Marksist bir ideolog izlenimi uyandırmak için kendine özgü bir jargonla deyim yerindeyse edebiyat paralamaya çalıştığı görülmektedir. Bu rolü çok iyi beceriyor gibi görünmekle birlikte, kaybetmiş bir ideolojiye ‘oynadığı’ için boşuna yorulmaktadır. Bu rolü oynamasının ikinci bir nedeni de, birtakım dogmaları ve ‘feodal değer yargıları’nı aşmış olduğunu gösterme ve bu şekilde ahlakî zaaflarını önemsiz hale getiren farklı bir kavramsal çerçeve üretme çabası içinde olmasıdır. Zaaflarını örtmek için, o zaafları feodalite kalıntısı, karşı propagandanın şartlandırmaları vs. gibi gösteren bir ideolojik yaklaşım üretmeye mahkum olduğunu düşündüğü anlaşılıyor. Bu husus, PKK’nın hem en zayıf noktasına hem de bölge halkına verdiği zararın en önemli boyutuna işaret etmektedir. Gerek Öcalan’ın kendisinin, gerekse PKK’nın örgüt yapısının, bölge insanının ahlâk ve namus anlayışında büyük aşınmaya neden olduğu açıktır. PKK’nın bölge halkına verdiği bir başka zarar, güvenlik güçleri ile PKK arasında kalan insanların iki tarafı da idare etme politikasını bir yaşam biçimi gibi benimsemeye zorlanması ve kişiliklerde bir erozyon yaşanıyor olmasıdır. Ayrıca, halkın herşeyi Devlet’ten beklemeye veya hizmetlerdeki en küçük bir aksamada bunu Kürt veya Güneydoğulu olmalarına bağlamaya başladıkları ve alınganlık gösterdikleri görülmektedir. Bunun yanı sıra, ihbarcı/itirafçı ve korucularda olduğu gibi, birçok insan da PKK karşıtı olmayı, Devlet tarafından ödüllendirilmeyi gereken bir fedakârlık olarak görmeye başlamıştır ve halkın küçük de olsa bir bölümü yasadışı yollardan geçimini sağlamaya alışmış bulunmaktadır. Bölge halkındaki bu kişilik yıpranması kısa vadede çözümlenebilecek bir sorun değildir.
Sorunu Kürt sorunu olmaktan çıkarıp, Türkiye’deki bütün bireylerin sorunu olarak gösteren yaklaşımlar üretmek gerekir. Türkiye vatandaşı bir Yahudi, Ermeni veya Rum’un kökenini belirtmesi neden yadırganmamaktadır da Kürtler’inki tepki almaktadır veya almıştır? Azınlık olmak, çoğunluk olmaktan daha mı fazla hak kazandırmaktadır? O takdirde yasalar karşısında eşitliğin anlamı var mıdır?!
Bugün Türkiye’de yerli siyaset üretilememektedir. Türk olmaya vurguda bulunan ulus devlet (millî/ulusal devlet) anlayışı da, demokratikleşme söylemi de Batı’dan ithal. AB’ye girerek supra-nasyonal (millet üstü) bir birleşik devlet yapısı içinde yer alma çabası içindeki Türkiye, AB bünyesindeki birtakım muhtemel kazanımlar için, vazgeçilmez kabul edilen uygulama ve kurumlarından vazgeçmiştir ve vazgeçmektedir. Böylece Türkiye’nin resmî ideolojisinin yerini giderek Kopenhag Kriterleri almaktadır. Ancak Kopenhag Kriterleri Türkiye’yi AB’ye yaklaştırmakla birlikte, Güneydoğu sorununun kesin çözümü için umut vaat etmemektedir. Çünkü Kopenhag Kriterleri, adı üstünde dış kaynaklı bir ideoloji ya da projedir. Bu durumda, ayrılıkçı olarak suçlanan insanların aynı dış odakla farklı kanallardan işbirliği yapıyor olmasına gösterilen tepkiler havada kalacaktır ve kalmaktadır. Temel sorun şudur: Türkiye’nin iç dinamikleri Kopenhag Kriterleri’ne eşdeğer bir anlayışı kendi kendisine üretmekte yetersiz kalmıştır. Kısacası Türkiye, kendi iç dinamikleriyle kendisini yenileyememektedir. Bu da Türkiye’yi dış müdahaleye açık hale getirmektedir. Bugün böylesi dış müdahaleler Afganistan ve Irak gibi ülkelerde açık, bizde ise örtülü yöntemlerle sürdürülmektedir.
Milliyetçilik ulus-devletlerin (millî devlet) hem varlık gerekçesi, hem de en zayıf tarafıdır. Bir yandan devletin üniterliği adına milliyetçi politikalar benimsenirken, öbür yandan aynı milliyetçilik karşı-milliyetçiliklerin meşruiyet kaynağı haline gelmektedir.. Birlik ve beraberlik için ben kendi milliyetçiliğimden vazgeçemezken, başkasından bunu nasıl bekleyebilirim?!.. Birlik ve beraberlik milliyetçilikten daha üstün bir amaçsa, neden önce milliyetçilikten ben kendim vazgeçmiyorum?! Bu, ulus-devletlerin temel çelişkisidir ve milliyetçilik bu sorunun çözümü için hiçbir imkân sunmamaktadır.
Fakat Türkiye’nin başka çelişkileri de var, hatta Türkiye için bir çelişkiler ülkesi denilebilir. Halkı Avrupalılaştırmaya çalışanların kendileri Avrupa’dan vazgeçti. Toprak ve çamur yığını içinde bir eser inşa ettiler, şimdi yıkmaya çalışanlar yine kendileri. Eskinin “İslamcı”ları ise Batıcı oldu, Şeriat bunu istiyormuş gibi “Batı tipi laikliği ve demokrasiyi” savunuyorlar. Türkiye, Batılı anlamda laik ve demokratik bir ülke olamadı, ama Türkiye müslümanları artık Batılı anlamda laik ve demokrat. Milliyetçiler de, Avrupa Birliği’nin supra-national/uluslarüstü bir yapılanma olduğunu anlamak istemiyorlar. Kendileri için ancak Avrupa milliyetçisi denilebileceğinin henüz farkında değiller.
Türkiye’de Batılılaşma bir halk hareketi değildi, III. Selim ve II. Mahmut’tan itibaren yukarıdan dayatıldı. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet, aynı şekilde, elit kesimce gerçekleştirildi. Milliyetçilik de yukarıdan empoze edildi. Batılılaşmanın halka mal olması zaman aldı, fakat gerçekleşti. Bugün artık toplum Batılılaşmayı benimsemiş bulunuyor; en az yüzde 70’i AB’ye tam üye olmayı savunuyor. Türkiye’de son asırlarda yaşanan değişime Batı’dan ithal edilen paradigmalarla yaklaşanlar, söz konusu gelişmeye “çağdaşlaşma” ya da “Batılılaşma” adını vermekteler. İslam’ın kendi kavramlarıyla olayı adlandırmak gerekirse, yaşanan şey “batılı taklit” ve “bid’at”tir.
Sorun, Batılılaşma ve milliyetçilik gibi kavramların durumu izah edip etmemesi değil; sorun, söz konusu kavramların kendi meşruiyet alanlarını da beraberlerinde getirmeleri. Ödünç kavramlarla düşünenler, bunları kullanacaklarını sanırlar, ama bir zaman sonra o kavramlar tarafından teslim alındıklarını görürler. Milliyetçilik ve millî semboller de böyledir. Bağımsızlık arzusunu bunlarla körüklemek mümkündür, ama İstiklal Harbimiz’e ve Çanakkale Savaşı’na baktığımızda, Doğulu vatandaşlarımızın “Türklük için” çarpışmadıklarını görürüz. Şeyh Şamil Kafkasya’da milliyetçilik adına mücadele etmedi. Milliyetçiliğin faydasını Avrupalılar görmüş olabilir, ama bizim tarihî tecrübemiz farklı. Müslüman, amellerin niyetlere göre olduğunu bilir. Allah için çarpışan sevabını Allah’tan bekler, millet için çarpışan da, milleti kurtardıktan sonra karşılığını milletten zorla alır. Sonuçta millet, kurtarıcılarından kurtulmaya çalışmak zorunda kalır.
Benimsediğiniz paradigmanın sizi nereye götüreceğini baştan kestiremezsiniz. Mesela Batı’dan alınan paradigmalarla Nevruz’a baktığınızda, “kültürel” bir olay olması nedeniyle bu kutlamaları bir “zenginlik” saymanız gerekir. Birilerinin bahar bayramı denilen ateş ayinine katılmasına, insan hak ve hürriyetleri paradigmasıyla düşünenler ancak saygı duyabilir. Öte yandan, o kutlamaları icat edip yaygınlaştıran PKK açısından bu, Kürtler’de tarih şuurunun oluşturulmasının ve milliyetçiliğin güçlendirilmesinin vasıtalarından biriydi. Onlara bunu öğretenler de Batılılar’dı. Onlar, milliyetçiliğin önce “millet”, sonra da “devlet” inşa ettiğini bilirler. Aslında Kürt milliyetçiliği yoktur, Apo milliyetçiliği, Barzani milliyetçiliği vs. vardır, yani Apoculuk, Barzanicilik. Aslında Türk milliyetçiliği de yoktur, olmamıştır; bir zamanlar Ziya Gökalpçilik, İttihat ve Terakkicilik, Atatürkçülük ve Türkeşçilik vardı. Şimdi de Bahçelicilik var. Çünkü milliyetçi olduklarını söyleyenlerin milliyetçiliği, Bahçeli ne diyorsa o. Nevruz, Kürtler’de milliyetçilik ya da “Apoizm” eğilimini güçlendirmektedir, ama İslamî yanlarına zarar verdiği bir gerçektir. Kürt milliyetçisi oldukları nispette İslam’dan taviz vermek zorundalar ve öyle de oluyor. Nitekim yüz sene öncesinin Türk milliyetçileri de laiklik limanına demir atmışlardı.
Resulullah s.a.s., Araplar’ın millî gelenekleriyle çatışmak zorunda kalmıştı. Medineliler’in Nevruz ve Mihrican’ı kutladıklarını görünce, “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir” (İbrahim Bayraktar, “Bayram” TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 5, s. 259.) buyurmuştu. Bu nedenle, İslam, bu tür kutlamalara iştirak edilmesine, putperestlik kalıntısı ya da bid’at olması gerekçesiyle cevaz vermemiştir. (A.g.m., s. 260)
Yöneticilerimiz, Nevruz’a sahip çıkıp onun bölücü yanını törpülemeye uğraşıyor. Bu yüzden “Nevruz istismarı”ndan söz edip canla başla demir dövmeye, ateş üstünden atlamaya başladılar. Bununla, o “Nevruz istismarcıları”na özgüven aşıladıklarının, yaptıklarını meşrulaştırdıklarının farkında değiller. Nevruz’a sahip çıkmak, Nevruz kutlamalarının işlevini yok etmeye yetecek mi?! Yetti mi?! Böylece yetkililerimiz ile PKK, Nevruz’u kutlama konusunda birleşmiş oldu. Hacı hacıyı Mekke’de bulurmuş, milliyetçi de milliyetçiyi ateşin başında buluyor. Peki yetkililer, benzer şekilde, başörtüsünün “siyasî istismar” konusu yapılmasına engel olmak için bayan memurların başlarını örtmeyi niçin düşünmüyorlar?.
Bu sorunun mantıklı bir cevabı verildiğinde, Kürtçülük sorunu da kendiliğinden çözülecektir.