MİLLİYETÇİLİĞİN
MODASI
Ömer Karalıoğlu
“Anne ve babanın önemi ve modası nasıl hiçbir zaman geçmezse, milliyetçiliğin önem ve modası da geçmeyecektir.”
Doç. Dr. Özcan Yeniçeri, “Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik” başlıklı makalesinde böyle diyor. Yazarın anlayamadığı nokta şu: Anne ve babaya önem vermek başka, anne ve babacılık yapmak başka şeydir. Allahu Teala c.c., insanların anne ve babalarına saygı ve sevgi göstermelerini emreder, onları yüceltmelerini, kutsal ilan etmelerini değil. Kaldı ki, yukarıdaki cümlenin mantık açısından tutarlı olması için, “milliyetçilik” kelimesinin yerinde “millet”in bulunması gerekirdi: “Anne ve babanın önemi ve modası nasıl hiçbir zaman geçmezse, milletin önem ve modası da geçmeyecektir.”
Yazarın, “doçent” unvanına biraz bol gelen hükümleri de yok değil: “Milliyetçilik birey olmanın, yabancı ölçütleri kaldırmanın, onurlu olmanın ve kendine saygı duymanın doğal sonucudur.”
Kerameti kendinden menkul
Bu tür ifadeler soyut biçimde dile getirildiklerinde kulağa hoş gelirler ve yanlışlanamazlar. Çünkü böylesi iddialar, aksiyomatik önermelerdir; doğrulukları kendilerinden menkuldür. Ancak olgusal karşılıkları arandığında, somutlaştırıldıklarında doğru olup olmadıkları ortaya çıkar. Mesela yukarıdaki ifadeyi şu şekilde müşahhaslaştırabiliriz: “Devlet Bahçeli, birey olmayı başarmış, yabancı ölçütleri kaldırmış, onurlu ve kendine saygı duyan bir politikacıdır. Bunun doğal sonucu olarak da milliyetçidir.” Bu ifadede, Bahçeli’nin yerine tanıdığınız herhangi bir milliyetçinin ismini koyabilirsiniz.
Yazara ait, aksiyom niteliğindeki bir başka hüküm şu: “ Ortak kimlik, ortak heyecan, ortak kader ve bir topluma âidiyet duyma, özgürlüğün ilk şartıdır.”
Aslında özgürlük, insan hayatında ortaklık kabul eden belki en son şeydir.
Yazarın bir diğer ifadesi şöyle: “Ancak kavramlar yalnız başına iyi veya kötü değildir, tarafsızdırlar. Kavramları iyi ve kötü yapan insanlar ve onların uygulamalarıdır.” Doç. Yeniçeri aynı makalede şunu da söylüyor: “Aslında kavramlar ne göründükleri kadar mâsum, ne de gösterildikleri kadar günâhkârdırlar.” Birbiriyle çelişen bu iki hükümden acaba hangisi doğru?
Yazar, bir yandan milliyetçilikle “liberal demokrasi”ye (serbest piyasa ekonomisi ve demokrasi) özgü bir kavram olan “birey olma”yı bir arada anarken, diğer yandan da milliyetçilik adına demokrasi karşıtlığı yapmaktadır: “Öncelikle ekonomik bağımlılık yaratıp kuralları ve yasaları kendi menfaatleri doğrultusunda belirleyen sömürgeci güçlerin, ardından ülkenin yönetimi üzerinde doğrudan ya da dolaylı denetim kurmakta oldukları görülmektedir. Hedef; ülkenin yalnızca ekonomisini, yönetimini ve siyasî yapısını değil, kültürel yapısını da kendisine benzeterek farklılıkların sebep olacağı hareketleri etkisizleştirmektir. Burada kullanılan araçlar ‘pazar ekonomisi’ ve ‘demokrasi’ kavramları olmaktadır.”
Yazar, yeri geldiğinde özgürlükçü hale gelir: “Millet kavramının aşılması düşüncelerine ünlü bir düşünür bakın ne diyor: ‘Ama dünyayı, bugün içinde bulunduğu koşullarla ele alırsak, ulusların ortadan kalkmaları yıkım olur. Ernest Renan ‘Ulusların varlığı, özgürlüğün güvencesidir; çünkü dünyaya tek bir yasa, tek bir efendi egemen olursa, özgürlükten eser kalmaz” demektedir’.”
Bu ifadeden, “Egemenlik ne kadar bölünürse özgürlük için o kadar iyidir” sonucu çıkar. Fakat yazar, aslında “millî devlet” için özgürlükten vazgeçmeye hazırdır: “Millî devlet aşınıp işlevlerini tam olarak yerine getiremez hâle gelince, doğan boşlukları alt-kimlikli grupların doldurma isteği dışarı yansıyor.”
Yazar, şu görüşleri de ileri sürmektedir: “Bir topluluk üyelerinin geleneksel kültür değerlerinden kopabilmeleri için, her şeyden önce bu değerlerin artık geçerliliklerinin yittiğinin ve başka birtakım değerlerin onlardan daha üstün olduğunun bilincini vermek gerekir. Bu da en çok dille sağlanabilir. Dil birliğini bozmaya yönelik projeler bunun için gündeme taşınmaktadır. Bu kavrayış tarzının ortaya çıkarttığı yeni toplum projesinde, ‘çok kültürlülük’ (mozaikçilik, vb.) savlarıyla, ulus devletlerin zayıflatılmasına olanak sağlayacak, ideolojik-politik bir çerçeve oluşturmak vardır.”
Bugün kendisini çok-kültürlü (multi-cultural) olarak nitelendiren devletlerin başında Avustralya gelir. Ve bu, orada yaşayan on binlerce Türk için gerçek bir avantajdır. Buna karşılık mesela Almanya çok-kültürlülüğü benimsemez. Bu, Türkler’i asimile etmeye çalışması anlamına gelir ve yaptığı da budur. Bir yandan çok-kültürlülüğe atıp tutup diğer yandan da Almanları asimilasyon yapmakla, hatta bir Alman İslamı icat etmekle suçlamak da bize özgü bir çifte standart.
Devletçilik
Yazar, şu görüşleri de savunur: “Sorun şu veya bu ideolojinin, öğretinin, rejimin ve sistemin iyi veya kötü olmasında değil, insanların bu olgulara yükledikleri anlamda saklıdır. Belki sistemler ve ideolojiler iyi veya kötüyü yaratırlar, ama onları iyi veya kötü yapan ancak insanlardır. Düşünceleri mutlak iyi veya mutlak fena ikilemi içerisine koymak hiç de anlamlı değildir.”
Eğer böyleyse, “evrensellik, insaniyetçilik, ilerlemecilik, ümmetçilik, vb. kavramları” ve böylesi düşünceleri reddetmenin, milliyetçiliği övmenin hiçbir anlamı kalmamaktadır. Sorun insan sorunuysa, insanı insan yapan değerleri öne çıkarmak gerekir. İnsanı insan yapan ise ahlâktır; ahlâkın kaynağı da gerçekte bozulmamış vahiydir.
Yazarın bir başka ilginç görüşü söyle: “Ancak milliyetçilik, her şeyden önce, insan ve toplum doğasıyla yakından ilişkili biyososyal bir gerçektir. Nasıl ki hayvanlar içgüdüsel olarak kendi familyalarına yönelik bir doğa ile donatılmışsa, insanlar da aynen diğer yaratıklar gibi kendi familyalarına yönelik bir doğa ile donatılmışlardır.”
Böylece yazar, bütün savunduklarını anlamsız hale getirmektedir. Çünkü, biyolojik gerçekler ideoloji olamazlar, savunulmaları veya reddedilmeleri de sözkonusu olamaz. Arılar içgüdüleriyle bal yaparlar ama bal yapmayı savunmazlar.
Herkes doğası gereği milliyetçi ise, milliyetçiliği savunmanın bir anlamı olabilir mi?!