PARÇALANMANIN
MOTORU
Ömer Karalıoğlu
Avrupa’da tahsil görürken, sosyoloji ve psikoloji öğrencileri arayan bir araba fabrikasına iş için başvurmuştu. Şirketin halkla ilişkiler görevlisi ona, “İşimiz makine mühendisleriyle ilgili olduğu halde sosyologlar aramamız seni şaşırtmış olabilir” deyince, genç öğrenci, Ali Şeriati, cevap bekler şekilde susmuştu.
Görevli, ona önce bir Asya-Afrika haritası göstermişti. Ürettikleri arabalar bazı şehirlerde çok satılıyorken, kimilerinde hiç alıcı bulamıyordu. “Bu şehirlerin sakinlerinin neden hoşlandığını ve bu arabaları niçin sevmediklerini araştırmak sosyoloğun görevidir,” demişti, “ki, mümkün olursa arabanın şekil ve rengini değiştirelim, yok olmazsa, onların zevklerini değiştiririz.”(1)
Batılılar, sosyolojik araştırmaları salt bilimsel kaygılarla yürütmez. Onlar bilgiyi daha çok bir yönlendirme ve hükmetme aracı olarak kullanır. Sömürgecilik faaliyetlerinde oryantalizm ve antropolojiden geniş ölçüde yararlandıkları meçhul değil. İlham aldıkları teorilerin başında da, A. R. Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinowski gibi antropologların geliştirdiği “yapısal-işlevselcilik” denilen kuram gelmektedir.
Yapısalcılık, basit ifadesiyle, her toplumun “kendi tarih ve gelenekleri çerçevesinde örgütlenmiş” yapı ve kurumlara sahip olduğunu ileri sürer. İşlevselcilik ise, bu yapı ve/veya kurumların siyasal, ekonomik ve toplumsal işlevleri bulunduğuna dikkat çeker. Bu iki tespiti bir araya getiren yapısal-işlevselcilik, sömürgecilere şunu öğretiyordu: Herhangi bir toplumu değiştirmek için o toplumun sahip olduğu yapılar yok edilmeli veya yerlerine başkaları ikame edilmeliydi. Bu durumda işlevler de otomatik olarak değişecekti. (2)
Evet, kurum ve yapılar değişince işlevler kendiliğinden değişir. Mesela, alfabe bir yapıdır. Batı alfabesinin kullanılmasının işlevi, Batı ülkeleriyle daha güçlü bir kültür alışverişini sağlamasıdır. Arap alfabesinin işlevi ise, Kur’an okumayı ve İslam kültürüyle irtibatı kolaylaştırmasıdır. İmam hatip lisesinin işlevi başkadır, genel liseninki başka. Sarıkla şapka farklı işlevlere sahiptir. Başörtüsünün işlevi başka, sergilenen saçlarınki daha başkadır. Arapça ezanın işlevi bütün müslümanlara yönelik bir çağrı olmasıyken; Türkçe ezan ancak Türkler’in anlayabileceği, Türkçe bilmeyenlerin ise tuhaf bir anons sayacakları bir duyurudur. Miladî takvimin işlevi ile hicrî takviminki birbirine zıttır. Hicrî takvimi kabul ettiğinizde yılbaşı kendiliğinden 1 Muharrem’e kayar. Ve “Hicret” ile o hicreti yapanlar, kendiliğinden, tarihin dönüm noktası haline gelir.
Sömürgeciler yapısal-işlevselciliği İslam toplumunu parçalamak ve cihat ruhunu yok etmek için kullandılar. Prof. Asaf Hüseyin özellikle ümmet bilincinin ortadan kaldırılması ve laikleştirmeye dikkat çeker: “İslamî siyasal kültürün dinamik temellerinden biri de ümmet kavramı idi. (...) sömürgeciler (...) milliyetçilik gibi batılı kavramların bu ülkelere girmesine yol açtılar. T. E. Lawrence gibileri, mesela, Araplar’ı Türkler’e karşı kışkırtmakta oldukça işe yaradı. Tam tersi olabilirdi oysa; Araplar’la Türkler arasındaki siyasî çıkar farkları değil, birliktelikler ön plana çıkabilirdi. Ama bu Ortadoğu’daki sömürgeci çıkarlara pek yaramazdı.” (3)
Milliyetçilik, müslümanların Batı’ya karşı topyekün mücadele vermesini imkansız hale getirirken, Araplar’ın Osmanlı’ya ihanetini “millî bağımsızlık mücadelesi” olarak sunuyordu. Bugün milliyetçiliğin İslam ülkelerindeki işlevi, her devletin kendi iç sorunlarıyla boğuşur hale gelmesi ve bölünme riskinin sürekli bir tehdide dönüşmesinden başka bir şey değildir. Bir başka işlevi daha varsa bu, dış müdahaleler için gerekli manivelayı sağlamasıdır. Afganistan’da Peştu milliyetçiliği Özbek, Hazara ve Tacik milliyetçiliklerini kışkırtırken, aynı zamanda ABD’ye, müdahale için ihtiyaç duyduğu enstrumanı sunmuştur. Irak’a müdahalede kullanılan araç ise, Kuzey Irak’taki Kürt hareketiydi. Türkiye’deki PKK hareketi de, Anadolu topraklarına müdahalenin gerekçesini hazırlamaktadır.
Geçmişte de Turancılık, Rusya’ya karşı uygun bir enstrumana ihtiyaç duyan Almanya tarafından icat edilmişti. Ortaylı şunları yazar: “Özellikle Balkan bozgunu ve Arnavutluk’un da devletten kopmasından sonra, yeni iktidar çevrelerinin ideolojisi giderek pantürkizm olmaya başladı. Avrupa’dan atılıp, gözlerini Uzak Asya’ya çeviren Osmanlı seçkinlerinin imdadına gene bazı Alman doğubilimcileri yetişti. Ernst Jaeck adlı bir fahrî profesör Almanya tarafından pantürkizmin resmî yöneticiliğine teorisyen olarak atananlardandı. (...) 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Türkçülük akımı aktif siyasal niteliği olmayan bir eylem biçimiydi. Oysa şimdi, Alman güdümündeki Osmanlı başkentinde, ülkeler fethine hazırlanan bir pantürkizm modası doğmuştu.”(4)
Pantürkizm ülkeler fethetmeye yetmedi, ama Erzurum’a kadar gelen Rus ordusu içinde Türk subay ve askerler bile vardı.
Turancılığa siyasal bir araç olarak Soğuk Savaş döneminde bir kez daha ihtiyaç duyulacaktı; Fakat artık Almanya’nın yerini ABD almıştı. 1989’da Sovyetler çökünce, Türkiye’de, Türkçülüğe değilse de, pantürkizme duyulan ihtiyaç bitmiş oldu. Ancak, ortadan kalkan bir ihtiyaç daha vardı: Türk milliyetçiliğinin İslamî niteliği ve sol karşıtlığı. Artık milliyetçilik Türkiye’de de, Arap ülkelerinde olduğu gibi solculaştırılabilirdi. Milliyetçiliğin Yeni Dünya Düzeni’ne uygun bir işlev görebilmesi için bu gerekliydi.
Yeni Dünya Düzeni’nin kendisine seçtiği düşman, hep söylendiği gibi, İslâm. İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher’ın 12 Şubat 2002 tarihli The Guardian gazetesinde yayınlanan "İslamcılık Yeni Bolşevizmdir" başlıklı makalesi, bu bakış açısını yansıtan son görüş beyanı.
Yeni Dünya Düzeni’nde Türk milliyetçiliği solcu olabilir, ama İslamî nitelikte olamaz. Bahçeli ve Selçuk gibi isimler bu dönüşüm ya da revizyon görevini üstlenmiş bulunuyor. “Derin devlet”in MHP’yi iktidar yapıp “havasını indirdiğini” söylemek, Bahçeli’yi aciz fakat masum göstermekten başka bir şey değil. Bahçeli bu kadar acizse ve DSP’nin elinde adeta bir kuklaysa, neden MHP tabanı karşısında aciz değil? Türk siyasi hayatında parti tabanını Bahçeli kadar hiçe sayan bir başka parti lideri görülmedi. Bahçeli’nin “erkekliğe” gölge düşürdüğü de söylenemez. MHP tabanı değilse de Bahçeli, “erkek” olduğunu yeterince ispatladı. Kendi tabanına karşı sergilediği “erkeklik” kesinlikle tarihe geçecektir.
Devleti komünistleştirme ihtimali olmadığına göre, solculuğun İslam ülkelerindeki tek işlevi artık insanları laikleştirme olabilir. Bu, Türkiye’deki milliyetçiliğin solculaştırılması çabalarının yöneldiği amacı gösterir.
Laiklik bize Batılılar’ın bir hediyesi. Asaf Hüseyin’in belirttiği gibi, İslam dünyasındaki yapı veya kurumlardan biri de, dinin siyasetten ayrılmazlığı ilkesi ya da olgusuydu. Dinle devletin ayrı olmaması durumunda, devleti savunmak dini savunmak anlamına geliyordu. Palmer şöyle der: “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çürüme belirtilerini teşhis etmek kolay, ama nasıl bu kadar dayandığını anlayabilmek zordur. O canlılık ve hayatiyetin kaynaklarından biri kesinlikle, yönetici seçkinlerle ulema arasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak İslam olduğu yolundaki inançtı.” (5)
Din ayrı devlet ayrı sayılınca, cihad anlamsızlaşıyor, müslüman olmayan sömürgeci bir yönetim de kabul edilebilir bir olgu haline geliyordu. Yine Asaf Hüseyin’in işaret ettiği gibi, “sömürgeciler batılılaşmış İslam’dan büyük kazançlar sağladılar ve ‘ümmet’i zamanı geçmiş bir kavram, ‘cihad’ı ise Haçlılar zamanından sonra önemini kaybetmiş, bireysel ve süreklilik içermeyen bir kavram olarak gösterdiler”. (6)
Gösterdiler, çünkü bundan büyük kazançlar elde ettiler. Eğer İslam ülkelerindeki milliyetçilik hareketleri olmasaydı, bugün Ortadoğu petrollerini Batılılar sömürüyor olamazlardı. Batılılar, müslümanların birlik ve beraberliğini savunanları, çağdışı fikirlere sahip ümmetçiler olarak adlandırıp aşağıladılar. Buna karşılık, milliyetçilik yapmayı çağdaşlık ve vatanseverlik gibi gösterdiler. İslam ülkelerindeki işbirlikçileri de canla başla çalıştı. Moiz Kohen’in “Türk Ruhu” adıyla kitap yazıp İslam düşmanlığı yapması tesadüf değildi. Türklük kavramının arkasına saklanarak İslam’a hakaret etmesi bir ahlâksızlıktı, ama asıl adını gizleyip Tekin Alp mahlasını kullanması ve İslam düşmanlığını Moiz’lere değil de Tekin’lere özgü bir şey gibi göstermesi daha büyük bir ahlâksızlıktı. Ziya Gökalp’le birlikte Türkçülüğün fikir babalığını yapan Moiz, “Kemalizm” adıyla bir kitap daha yazarak, Atatürk’ü bir ideolojiye dönüştürdü. Atatürk Türk gençliğine Cumhuriyet’i emanet etmişti, Moiz de Kemalizm’i emanet etti.
Milliyetçilik sömürgecilerin İslam ülkelerindeki Truva atıdır, bir değer değildir. Milliyetçiliği bir değer kabul edenlerin, mesela Iraklı Kürtler’e milliyetçiliği bırakma çağrısı yapmaları gülünç olur, çünkü bu, onlara “değersizlik” çağrısı yapmaları anlamına gelir.
Müslüman toplumlar “Müminler ancak kardeştir” (7) ayet-i kerîmesini unutup parçalanırken, Avrupalılar AB çatısı altında tek devlet olma yolunda bugün.
"Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki, Allah'a ve Peygamberi'ne düşman olanlarla dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah, bunların kalplerine imanı yazmış ve kendilerini tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razıdır. İşte bunlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah'ın tarafında olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendisidir." (8)
Notlar:
1. Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, çev. Ahmet Yüksekoğlu, 4. b., İstanbul: Bir Yayıncılık, 1985, ss. 27-28.
2. Bkz. Asaf Hüseyin, Oryantalistler ve İslamiyatçılar, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, ss. 20-22.
3. Hüseyin, a.g.e., s. 22.
4. İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İstanbul 1998, ss. 201-202.
5. Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu: Bir Çöküşün Yeni Tarihi, 6. b., İstanbul 1997, s. 35.
6. Hüseyin, a.g.e., s. 23.
7. Hucurat, 49/10.
8. Mücadele, 58/22.