SİYASAL MEŞRUİYET
VE MİLLİYETÇİLİK
Mehmet A. Pınarlı
Kendisini “MHP AR-GE Uzmanı” şeklinde tanıtan bir yazar şu görüşü ileri sürüyor: “Milliyet duygusunu ‘adalet’ ve ‘demokratik yönetim’ prensipleriyle bağdaştıran, meşruiyet ve egemenliğin kaynağını millet olarak tespit eden düşünce sistematiği milliyetçilik olmuştur.” Bir başka yazımızda, aktardığımız cümlesinde yazarın bir değil iki yanlış yaptığını söylerken aslında hata etmiştik. Yanlış sayısı yazık ki ikiyle sınırlı değildi. Yazar tarafından milliyetçilik, “meşruiyet ve egemenliğin kaynağının millet olarak tespit edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Fakat bu iddia yanlıştır.
Meşruiyet konusu özellikle siyaset sosyolojisinin ilgi alanına girer. Siyaset sosyologları ve siyaset bilimciler, meşruiyetin kaynağı olarak “ideoloji”lere ve “inanç sistemleri”ne (dinler) başvurulduğunu belirtirler. Duverger’ye göre meşruiyet, bir “değer sistemi”, “inanç sistemi” veya “ideoloji” üzerine kurulur. (1) Lipset ise şunu söyler: “Meşruluk ise, sistemin, varolan siyasal kurumların topluma en uygun kurumlar oldukları inancını yaratmak ve yaşatmak yeteneğiyle ilgilidir.” (2) Claessen ile Skalnik’e göre de meşruiyet, ideolojik inanç ve ikna üzerine kurulur. (3) Benzer şekilde Sarıbay da, meşruiyetin ölçütü olarak siyasal inanç sistemini ve ideolojiyi gösterir. (4)
Müslümanlara göre meşruiyetin kaynağı Şeriat’tir. Bu o kadar öyledir ki, meşruiyet kelimesi bile Şeriat’ten türetilmiştir. Bir şeyin meşru olması demek, Şeriat’e uygun olması demektir. Bununla birlikte millet (ya da ümmet), yöneticilerini “biat” yöntemiyle seçer. En azından ilke düzeyinde böyledir bu ve Dört Halife dönemindeki uygulama budur. İslam’da “egemenliğin” kaynağının bu anlamda millet (daha doğrusu ümmet) olduğu söylenebilir.
Batı’da egemenliğin (meşruiyetin değil) kaynağı olarak “millet”in gösterilmesi, iktidarın ruhbanların (Kilise) ve soyluların (Feodalite) elinden alınıp sermaye sahiplerine (Burjuvazi) teslim edilmesi anlamına geliyordu. Ruhban sınıfının ve Batı’daki biçimiyle soyluların bulunmadığı Doğu’da ise, egemenliğin kaynağının millet olarak gösterilmesi, iktidarın Batılılaşmış seçkinlere (millî burjuvazi ve laik aydınlar) devredilmesinin gerekçesini oluşturdu.
Ancak, millete dayalı egemenlik anlayışı Doğu’da, iktidarın, Batılılaşmayı reddeden ve milletin değerlerine sahip çıkan insanların eline geçmesine de yol açabilirdi. Bu yüzden egemenlik laiklikle kayıt altına alınmış, millet bu konuda “sınırlı sorumlu ya da yetkili” ilan edilmiştir. Kısacası millet, laik nitelikte taleplere sahip olmak kaydıyla egemenliğin kaynağı kabul edilmiştir. Aksi yaşanırsa, Türkiye, Pakistan ve Cezayir gibi ülkelerde görüldüğü üzere, egemenliğin kaynağı aniden “zinde güçler” haline gelir.
Bunun anlamı, milletin hiçbir zaman egemenliğin kaynağı olmamasıdır. Bu, laikçi meşruiyet anlayışının zorunlu sonucudur. Meşruiyetin kaynağı eskiden Şeriat’ken, şimdi laikçiliktir, millet değil. Bugün laikliğe aykırılık, meşru olmamak anlamına gelmektedir. Mesela başörtüsü konusunda milletin ne düşündüğünün önemsenmemesi, laik(çi)liğin neyi gerektirdiğine bakılması, bu meşruiyet anlayışından kaynaklanıyor.
Sözkonusu AR-GE uzmanının bir başka iddiası şöyle: “Millî egemenlik öğretisinin yaygınlık kazanması ile birlikte ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”
Millî egemenlik öğretisi denilen şey Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu için, yazar aslında şunu söylemiş olmaktadır: “Fransız Devrimi sayesinde ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”
Yazarın haklı olduğu nokta, millî öz ve şuur dediği şeylerin aslında Fransız özü ve Fransız şuuru olmasıdır. Haksız olduğu nokta ise şu: Egemenliğin kaynağı çoğu yerde “güç”tür, millet değil. Mesela askerî darbeleri millet desteği değil, sahip olunan güç mümkün kılar. Darbecilere egemenliği bahşeden, şu üç şeydir: Silahlar, sıkı disipline sahip bir örgütlenme ve savaşma kararlılığı. Kaldı ki darbeler için millet desteğinden ziyade dış desteğe ihtiyaç duyulur; Pakistan’da Müşerref darbesinde olduğu gibi. Ama darbeyi yapanlar daha sonra millete gittiklerinde genellikle yüzde 90’dan fazla destek alırlar. Çünkü milletin desteğini almak “zorundadırlar”. Millet, onların destek almak zorunda olduklarını “hisseder”. Silahlı olmak, haklı olmaktan daha ikna edici olmuştur her zaman.
AR-GE uzmanının haklı olduğu bir tespiti şöyle: “Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta, millet ve milliyetçilik gibi kavramların (...) hiçbir prototip içine kolaylıkla oturtulamayacak kadar toplumdan topluma farklılaşan anlam ve değerler ihtiva etmeleridir.”
Böylece yazar, millet ve milliyetçilik kavramlarının bir gerçeklik veya olgudan ziyade bir zihnî inşa olduğunu söylemiş olmaktadır. Bu tespit milliyetçilik için daha geçerli görünmektedir; tümden insan düşüncesinin ürünü olduğu için toplumdan topluma, hatta insandan insana farklılaşması kaçınılmazdır. Bu, milliyetçiliği hem savunulamaz, hem de her şartta savunulabilir hale getirmektedir. Çünkü bir milliyetçilik tanımının kusurlarını gösterseniz bile, yeni ve farklı bir milliyetçilik tanımı icat edilmesine engel olamazsınız.
Notlar:
1. M. Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., , İstanbul 1978, ss. 91, 168; M. Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, ss. 154-155.
2. S. Martin Lipset, Siyasal İnsan, çev. M. Tunçay, Ankara 1986, s. 59.
3. Henri J. M. Claessen ve P. Skalnik, Erken Devlet, çev. A. Şenel, Ankara 1993, s. 26.
4. A. Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., , İstanbul 1994, s. 81.
5. R. Jay, “Nationalism”, Political Ideologies, ed. R. Eccleshall, 2. ed., London 1985, ss. 185-186.
6. Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. E. Özbudun, Ankara 1993, s. 44.