Başlıksız Belge
Anasayfa Yazılar Videolar Resimler İletişim Üye Ol

 
bilginin adresi
MENU  
  ANA SAYFA
  TARİH
  OSMANLI TARİHİ
  OSMANLI HANEDANLIĞI
  PROGRAMLAR
  -DİNİ VİDEOLAR-
  sitemap
  .
  Mümin Nasıl Olur?-TB
  Allah'a İtaat Eden Şerefli Müslümanlarız-TB
  Cennet ve Cennetlikler-TB
  Sahabe Hayatı
  Peygamber Efendimiz-TB
  Manevi Nimetler-TB
  99 Oğlum Olsa KUR'AN-I KERİM Okuturum-TB
  Hayırlı İnsan Kime Denir?
  Kıyamet Günü Nimetlerden Sorgu-TB
ANA SAYFA
DİNİ MESELELER
DİNİ VİDEOLAR
RESİM GALERİSİ
FORUM
İLETİŞİM

Yunus Emre Vehhabi Miydi?

YUNUS EMRE

VEHHABİ MİYDİ?

 Mehmet A. Pınarlı

 

Yazar Rıza Zelyut’un sürekli gerçeğinden farklı bir Hacı Bektaş-ı Velî portresi çizdiğini biliyoruz. 17 Ağustos günlü Güneş gazetesinde yayınlanan yazısında ise, sadece Hacı Bektaş için değil, Yunus Emre için de yanlış ve çarpıtılmış bir portre çiziyor ne yazık ki.

Zelyut’a göre, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düzyazıyla dile getirdiği görüşleri şiire dökmüş.. Yanlış bir tespit değil bu, gerçekten de bu iki büyük zatın temel kavramları ve yaklaşımları aynıdır; ikisinin söylemi arasında çok açık bir benzerlik ya da paralellik mevcut.. Bunu, Hacı Bektaş-ı Velî’nin ‘Makalat’ını ve Yunus Emre’nin şiirlerini okuduğumuzda görüyoruz. Bununla birlikte, Zelyut hem Hacı Bektaş-ı Velî’yi hem de Yunus Emre’yi yanlış tanıtıyor.

Zelyut’a göre, “Bin Kâbe’den yeğrektir / Bir gönül ziyareti!” diyen Yunus, “gönül kazanmayı hacca gitmekten bile üstün” sayıyordu ve “bu fikrini o okuldan [Zelyut’un ifadesiyle “Hacı Bektaş okulu”] alıyordu”. Öncelikle, şiirin aslında “bin Kâbe” değil, “yüz Kâbe” denildiğini belirtelim, fakat bizi asıl ilgilendiren konu başka. Yunus, bu yaklaşımı sözkonusu okuldan almış olabilir, ama gerçekte bu düşünce Hacı Bektaş-ı Velî’nin kendi ‘icad’ı değildir. Bir hadîs-i kudsî’de, yani lafzı Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ait olmakla birlikte manası Allahü Teala’dan olan sözde, şöyle buyurulur: “Ne semaya sığarım ne de yeryüzüne... Ancak mü’min bir kulumun kalbine sığarım.” Bu hadîs-i kudsî nedeniyle, sadece Hacı Bektaş-ı Velî ve Yunus Emre değil, neredeyse bütün büyük İslam düşünürleri, “müminin kalbi”ni (kâfirin değil) önemli görmüşlerdir. Mesela bu hadîs-i kudsîyi İmam-ı Rabbanî 70’nci ve 287’nci mektuplarında aktarır ve kendi yorumunu ekler.

Buna karşılık Zelyut, Yunus’un Kâbe-gönül karşılaştırmasını içeren bu mısralarını hem şiirin diğer dizelerinden hem de bu büyük mutasavvıf şairimizin diğer şiirlerinden yalıtarak yorumlamaktadır. Hadîs-i kudsîyi ise hiç aklına getirmemektedir. Sözkonusu şiirin ilk mısraları şöyle: “Nice bir besleyesin bu kaddile kameti / Düşdün dünye zevkına unutdun kıyameti.” Demek ki, Yunus’a göre, insan “gönül” kazanmaya çalışacak ama, dünya zevkine düşüp kıyameti de unutmayacak. Tek derdi yiyip içmek, vücudunu semirtmek olmayacak. Ayrıca Yunus Emre, deyim yerindeyse ‘keramet tellallığı’ yapmayı, boş laf ve kuru iddia olmaktan öteye gitmeyen ve riya/gösteriş sayılabilecek tavırları da yerer. Ona göre, asıl önemli olan, “nefsin müslüman olması”, yani İslâm’ın emir ve yasaklarını yerine getirmesidir. Aynı şiirde şöyle der: “Kerametüm var diyen, halka sâluslık satan / Nefsin müsülman itsin, varısa kerameti.”

Demek ki, ‘Benim kalbim temiz’ diye halka gösteriş yapmak iş değil; asıl iş, nefsini müslüman etmekte. Yine Yunus, nefsi müslüman etmenin ne anlama geldiğini de açıklar: “Nefsin müsülman iden Hak yolın toğru varur / Yarın ana olısar Muhammed şefaati.” O halde, önemli olan keramet edebiyatı değil, Hak yolda doğru yürümektir. Ve, Yunus Emre’nin “bir gönül ziyareti” derken kastettiği gönül de, işte böylesi Hak yolda doğru yürüyen, keramet edebiyatı ile insanları aldatmayan, nefsini müslüman etmiş “gerçek erenler”in gönlüdür. Yunus Emre, şiirini şöyle bitirir: “Yûnus imdi sen dahı girçeklerden olıgör / Girçek erenler imiş cümlenin ziyareti.”

Görüldüğü gibi, Yunus Emre için önemli olan keramet iddiası değil, “nefsini müslüman etmek, Hak yoluna doğru varmak”tır. Önemli olan salt bilgi de değildir, ‘amel’dir. Bir şiirinde şöyle der: “Okudun yidi mushafı hâ tâat gösterür safî / Çünki amel eylemedün gerekse var yüz yıl okı.” Aynı şiirde, “gönül” meselesine de değinir: “Bin kez hacca vardunısa, bin kez gazâ kıldunısa / Bir kez gönül sıdunısan [kırdınsa], gerekse var yollar dokı.” Yunus, hemen bu mısralardan sonra, “gönül” konusunun daha iyi anlaşılması için açıklama yapma ihtiyacı duyar ve bu açıklaması ile yukarıda aktardığım hadîs-i kudsîye atıfta bulunur: “Gönül mi yiğ Kâbe mi yiğ, eyit bana aklı iren / Gönül yiğdurur zira kim gönüldedir Dost turakı.” Tabiî ki burada “Dost” kelimesi ile Allahü Teala kastedilmektedir, zaten Kâbe ile kıyaslama yapılması da bunu gösteriyor. Nitekim, şiirin takip eden mısraları, Mi’rac gecesine atıfta bulunarak “Dost”un kim olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Gönüllerin konşılarun ısmarladı Hak Resul’e / Mirac gicesi Dostıla bu keleci oldı dak.” Yunus Emre için ‘amel’in önemli olduğunu söylemiştik. Nitekim şunları da ifade eder: “Eğer varısa amelün gin olısar sinün senün / Eğer yoğısa amelün oddan şarab içdi gönül.” Amelin varsa mezarın geniş olur, yok ise, ateşten şarabı içtin gitti.

Hacı Bektaş-ı Velî için dört kapı ve her kapı için onar tane olmak üzere 40 makam sözkonusudur. Bu kapılar Şerîat, Tarikat, Marifet ve Hakikat’tir. Şerîat, diğerlerinin temelidir ve onsuz diğerleri de vücuda gelemez. Aynı şekilde Yunus Emre de şöyle der: “Mumsuz baldur şeriat, tortsuz yağdur tarikat / Dost-ıçun balı yağa neyiçün katmayalar!” Buna karşılık Rıza Zelyut şu ifadeleri kullanıyor: “Büyük Atatürk, savaştan sonra, Alevilere zulmeden Osmanlı Devleti'ne son vermiş; bunun yerine cumhuriyetle laik sistemi kurarak Alevi toplumunun şeriat kıskacından kurtarılmasında önderlik etmiştir.”

Rıza Zelyut’un bu ifadelerinde tartışılması gereken birçok yön var, fakat sadece Hacı Bektaş-ı Velî ile ilgili boyutuna değinmek gerekirse, bir yandan bu büyük zatın övdüğü ve zaruri gördüğü Şerîat’i “kıskaç” olarak nitelendirmek, diğer yandan da deyim yerindeyse Hacı Bektaşçılık yapmak açık bir çelişkidir ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin hatırasına saygısızlıktır. Zelyut’un Hacı Bektaş okulundan olduğunu söylediği Yunus Emre’nin konuyla ilgili ifadelerini buraya taşımak yararlı olacaktır. Gerçekten de Yunus, Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Makalat”ındaki düşünceleri şu şekilde mısralara dökmüştür: “Evvel kapu şerîat emr ü nehyi bildürür / Yuya günahlarunı herbir Kur’an hecesi // İkincisi tarîkat kulluğa bil bağlaya / Yolu toğru varanı yarlığaya hâcesi // Üçüncüsü marifet can gönül gözin açar / Bak ma’ni sarayına arşa değin yücesi // Dördüncisi hakîkat ere eksük bakmaya / Bayram ola gündüzi Kadir ola gicesi // Bu şerîat güç olur tarîkat yokuş olur / Marifet sarplıkdurur hakîkatdür yücesi // Dervişin dört yanında dört ulu kapu gerek / Kancaru bakarısa gündüz ola gicesi.”

Demek ki, “Dervişin dört yanında dört ulu kapu gerek”tir ve bunlardan birincisi Şerîat’tır. Bu kapılardan biri bile eksik olamaz, ki bunu Hacı Bektaş-ı Velî de aynen söylemektedir. (Makalat, Seha Neşriyat, ss. 31-32.) Yine Yunus Emre şunları da dile getirir: “Şerîat korıcudur hakikat ordusında / Senün içün korınur hâsıl ordu içinde.” Demek ki, Şerîat olmazsa Hakîkat diye birşey kalmaz. Bir yandan Hacı Bektaş-ı Velî’yi ve Yunus Emre’yi övmek, diğer yandan da onların savunduğu kurumlara düşmanlık etmek affedilmez büyüklükte bir çelişkidir. Fakat Rıza Zelyut gibi isimler, bu çelişkinin çok daha büyüğünü sergilemekte, domuz yavrularına eziyet edenleri bile kınayan anlayışı sahiplenirken, Hacı Bektaş-ı Velî’nin üstüne bastıra bastıra savunduğu Şerîat’i aşağılayarak bu büyük zatın ruhaniyetine eziyet etmekte beis görmemektedirler.

Zelyut gibi isimlerin bir başka büyük hatası, Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimleri Kur’an ve Sünnet’ten ve İslam’ın düşünce geleneğinden kopararak değerlendiriyor olmaları.. Mesela, Hacı Bektaş-ı Velî’deki “dört kapı” anlayışı, kendisinden bir asır önce yaşamış olan Muhiddin-ı Arabî’de aynen mevcuttur. Prof. Dr. Robert Frager’in “Kalp Nefs ve Ruh” (Gelenek Yayınları, 5. b., İstanbul 2005) adıyla dilimize çevrilen eserinden okuyalım: “En meşhur tasavvuf alimi İbn Arabî tasavvufta dört uygulama ve idrak derecesi bulunduğunu anlatır: Şeriat (dinî amme hukuku), tarikat (mistik yol), hakikat (gerçek) ve marifet (gnosist). Her biri kendisinden önceki aşamaların üzerine bina edilir. / Birincisi, diğer üç derecenin temeli olan şeriattır.... Şeriat bize bu dünyada doğru yaşamanın yolunu gösterir. Şeriata uymadan tasavvufa girmek, tıpkı kumdan temel üzerine ev yapmak gibidir.” (s. 14)

Yukarıdaki ifadeler, Hacı Bektaş-ı Velî’nin ‘Makalat’ta dile getirdiği görüşlerin birebir kopyasıdır. Demek ki, Hacı Bektaş-ı Velî aslında yeni bir şey söylemiyordu; aslen Arap olan, Endülüs’te yani İspanya’da doğmuş olup Konya’ya yerleşen Muhiddin-i Arabî’nin görüşlerini Türk dünyasına aktarıyordu. Bununla birlikte, sözkonusu kavramlar, Muhiddin-i Arabî tarafından ‘icat’ edilmiş de değildir, diğer sufîler tarafından da kullanılmıştır. Bu kavramlar, Zelyut’un Türk milliyetçiliğinin hamisi ya da banisi gibi gösterdiği Hacı Bektaş-ı Velî’ye herhalde hiç ait olamaz, çünkü dördü de Arapça kelimelerdir.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin görüşlerini öğrenme zahmetine katlanmadan Hacı Bektaşçılık yapanlar, anakronik bir tavırla bugünün sözüm ona ‘yükselen değerleri’ çerçevesinde bir ‘Hacı Bektaş dünya görüşü’ üreterek gerçekte bu büyük zatın görüşlerini çarpıtmaktadırlar. Bunu yaparken de, sözkonusu ‘yükselen değerler’ kendi aralarında çelişkili ve uyumsuz olduğu için tutarsız yorumlar üreterek kafa karışıklığı sergiliyorlar. Nitekim Zelyut’a göre Hacı Bektaş, bir yandan hıristiyan-müslüman ayrımı yapmayan “kardeşçi dünya görüşü”ne sahiptir, diğer yandan da Türk milliyetçisidir (Artık nasıl oluyorsa?). Zelyut’un ifadesiyle, “72 millete bir nazarla bakmayı” öğütleyen Hacı Bektaş, nasıl olur da hıristiyanları bile kardeş kabul ederken müslüman Arapları kardeşlikten ‘aforoz’ etmiş ve Türk milliyetçiliği yapmış olabilir, acaba biri bunu açıklayabilir mi?!

Zelyut’a göre, günümüzün yükselen değerleri “eşitlik, kardeşlik ve dayanışmayı öne çıkarmış” bulunan Hacı Bektaş, Türk milletinin Araplaşmasını engelleyen anlayışı geliştirmiş.. Acaba Zelyut, neden Hacı Bektaş’ın Türk kültürünün Rumlaşmasını ya da Ermenileşmesini engellediğini söyleyemiyor?.. Öyle ya, Türkler Anadolu’ya geldiğinde bu topraklarda Rumlar ve Ermeniler yaşıyordu, Araplar değil. O halde, birisi çıkar da, ‘Türkler’in Araplaşmaması aslında kültür olarak Rumlaşması ya da Ermenileşmesi anlamına geliyordu’ derse, Zelyut acaba nasıl bir cevap verir? Aslında, konu Rum ya da Ermeniler olduğunda, bu ‘sınırlı sorumlu’ ya da ‘çifte standart abidesi’ kardeşlik yorumlarının farklı bir mecraya kaydığını, Rum ya da Ermeni kültürünün etkilerinin insanlığın evrensel mirasının yansımaları olarak başka bir ‘yükselen değer’e dönüştürüldüğünü sıkça görüyoruz.

Fakat, düşünmeden yazmak gibi hiç de övgüye değer olmayan bir hasletin sahibi durumunda olduğu görülen Zelyut, tek kelimeyle ‘cinayet’ anlamına gelen şu ifadeleri de kullanabilmektedir: “Tarihi süreci incelediğimizde, Türk kimliğini Hacı Bektaş yanlılarının yaşattığını görüyoruz. İslam dinini Türk kültürü ile birleştiren ve güzelleştiren bunlardır.” Hacı Bektaş yanlılarını yok sayarsanız, Türk kimliği diye birşey kalmıyormuş. Zelyut’un eşitlikçilik ve kardeşliği burada buharlaşıyor.. Türkiye’deki herhangi bir şehri ele alalım, orada Hacı Bektaş yanlıları yoksa, Türk kimliği de yok demek ki!.. Doğrusunu söylemek gerekirse, Zelyut’un kardeşliği ve eşitlikçiliği son derece özgün bir içeriğe sahip, bunu ancak Zelyut gibi biri icat edebilirdi..

Üstelik Hacı Bektaş yanlıları tek başlarına sadece Türk kültürünü yaşatmakla kalmamış, İslam dinini de güzelleştirmişler!.. Yani aslında İslam, orijinal haliyle güzellikten yoksun, onun güzelleşmesi için Hacı Bektaş yanlılarını beklemek gerekiyordu!.. Peki nasıl güzelleştirmişler İslam’ı? Bunu açıklama sadedinde sadece şu kadarını söylüyor Zelyut: “Türk kültürünün sazını (bağlamasını) yüzlerce yıl süren molla baskısına karşın bırakmayan bunlardır.” Belki ilerde Batılılar da, İslam dinini piyano, saksafon, keman, org ya da gitarla güzelleştirmeyi denerler. Güzelliğin sonu yok!...

Zelyut, Yunus Emre’nin “Yaradılmışı hoş gördük Yaradan’dan ötürü” mısraını da naklediyor yazısında. Tahmin edilebileceği gibi, bu mısraı da tam anlayabilmiş değil. Yaradan’dan kaynaklanan hoşgörü, Yaradan’ın rızasının olmadığı yerde biter. Nitekim bu büyük mutasavvıfımız bir şiirinde şöyle der: “Evinde helâlüne beş vakt namaz öğretgil / Öğüdün dutmaz ise yazuğı yokdur boşa.” Evet, Yunus Emre böyle diyor; nikâhlı hanımına beş vakit namaz kılmayı öğret, şayet yapmazsa boşa, bunda bir günah ya da haksızlık yok. Bu mısralar birçoklarını, en çok da “molla baskısı” edebiyatı düşkünlerini hayal kırıklığına uğratabilir ama, Yunus Emre işte bu! Yaradan’dan ötürü hoş görür, nefsi için değil. Aynı şiirde şunları da ifade ediyor: “Namaz kılmayana sen müsülmandır dimegil / Hergiz müsülman olmaz bağrı dönmişdür taşa.”

Evet, birçoklarının tasavvufun insanları Şerîat’in dar kalıplarından, Zelyut’un ifadesiyle “kıskac”ından kurtardığı iddiası çok sık dile getirilir. Hayır, gerçek tasavvuf, Şerîat konusunda çok daha büyük bir ihtimam ve dikkat göstermeyi gerektirir. Ötesi, keramet gösterişçiliği, ‘temiz kalp’ riyakârlığıdır. Yunus Emre’nin ifade ettiği gibi, namaz kılmayan temiz kalpli olamaz, “bağrı dönmişdür taşa”. Yunus Emre, namaz kılmayan için “asla müslüman olmaz” derken de, bazı İslam âlimlerinin içtihadını dile getirmektedir. Mesela Hanbelî mezhebine göre, namaz kılmamak küfürdür. Biz Hanefîler, namazın önemini ve farziyetini kabul etmek şartıyla namaz kılmamanın küfrü mucip olmadığına, fakat çok büyük günah olduğuna inanıyoruz. Ne var ki birçok müslümanın benimseyegeldiği görüş ilki olmuştur, mesela bugün Vehhabîler’in benimsediği yaklaşım odur. Yine birçokları hayal kırıklığı yaşayacaklar ama, Yunus Emre bu konuda Vehhabîler gibi düşünmektedir. Yunus Emre’nin ifadeleri oldukça keskindir: “Namaz kılmaz kişinün kazanduğı hep haram / Bin kızılı [altını] var ise birisi gelmez işe.” Hacı Bektaş-ı Velî de aynı şekilde düşünür: “Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün] eyledigi hayrat kabul olmaz.” (Makalat, s. 48.) Yunus, bir başka şiirinde de benzer şekilde şöyle der: “Her kim müsülman olmadı beş vakt namazı kılmadı / Bilün müsülman olmayan ol tamuya [cehenneme] girse gerek.”

Hacı Bektaş-ı Velî veya Yunus Emre’yi bugünkü siyasal tutumlarımız için çarpıtıp malzeme olarak kullanmak yerine, ne iseler o olarak tanıyıp anlamaya çalışmak çok daha dürüst ve saygıya layık bir tutum olacaktır.
NETYAZİ  
   
Başlıklar  
 

- Opera 11

beklenenden daha iyi

- Microsoft Security Essantials

Nihayet Microsoft, Antivirüs programını yaptı

- İşte Google EARTH 6.0 (uydu görüntüsü)

3boyutun keyfini çıkartın

- Sizden Gelenler

- Yaz Gönder

- Sorularınız

 
DUYURULAR
 
 
“sitemiz yapım aşamasındadır. Çok yakında Tarihi konularımız yeterli seviyeye ulaşacaktır
sitemize yeni eklenenler
Tasavvufu Öğrenmek İsteyenler Sitemizi Araştırsınlar
Demokrasinin, Laikliğin ve Milliyetçiliğin Çıkmazları
Hasırcızade Tarihi(yakında tamamlanacaktır)


Dini Videolar(M.Zahid Kotku ve Khalid Yasin)
Dini Meseleler
CanlıTV
ss
 
Haberler  
   
Bugün 2 ziyaretçi (5 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol